Ordan Burdan

Annemin 12 Eylül’ü

Amargi, Sayı 25, Yaz 2012

Herşey iyi hoş, herkes tartışıyor, konuşuyor; 12 Eylül’ün hesabı sorulacak, sorulamaz, yok sorulur da böyle olmaz, bunlara mı kalmış sormak, yetmez ama sor bir bakalım, benim çocuklarım bana birşey sormaz, beni de yazın ben de sorucam sesleri çıkıyor ağızlardan. Onca yıldan sonra önemli tabii sembolik de olsa bunu konuşabiliyor olmak ama… O değil de annemin 12 Eylülü’nün hesabını kim soracak? Örgütlü değil, bu işlere hiç girmemiş, hapis, gözaltı olayı yok. Resmi kayıtlara geçen birşey yok. Onu anlatan, hatırlayan da yok zaten. Başvuracak resmi bir makam olmadığına göre annemin hesabı ahirete kalıyor. Ama o kadar da sessiz kalmasın, anneme yakışmaz. Dilim döndüğünce ben bir ses vereyim istedim. Annem anlatsa komik olurdu, komik anlatır o hep. Ama ben anlatınca bir de tabii anlatılan anne olunca biraz acıklı oluyor. Kaçınılmaz.

Aşık olmuş, evlenmiş bir ‘kominisle’, vermezmiş de babası, daha önce zorla onu berdel edince kendinden 5 yaş küçük bir çocuğa, o iş de bozulunca kendiliğinden, zaten nişanlanıp ayrılmış bir kız olarak pek de bir hükmü kalmamış olacak ki vermiş bulunmuşlar. Balkonda dantel yaparken iddiaya girilmiş, ben tavlardım, sen tavlardın diye. Annem kapmış babamı. Ama tuttuğu yer elinde kalmış. Babam dava adamı, onun hikâyesi malum, o hikâyenin anlatanı da çok zaten; genç yaşta siyasete bulaşmış, devrimcilik yapmış ve kaçınılmaz sonuç, 12 Eylül sabahı içeride. Dedem hâlâ söylenir, “Ailede komünist de yok, bu çocuk kime çekti acaba?” diye. Annem der ki -biraz da dalga geçerek, bu kadar önemli miydi ki bu adam da, daha kimseyi almadan geldiler, elleriyle koymuş gibi köyden aldılar, götürdüler?

Babamın hikâyesini pek bilmem ben. Anlatılmazdı da zaten. Onun içeride olduğu dönemlerle ilgili bir tek şey kalmış aklımda. Gamzeleri var babamın yanaklarında, onlar ne diye sorduğumda, “İçeride polisler, askerler kesmiş babanın yanaklarını,” demişlerdi bana. Bayağı içli içli ağlamıştım kaç gece. Hâlâ pek inanmıyorum, koskoca adamın gamzesi mi olurmuş canım? Kesin içeride yapmışlardır. Dedim ya pek bir şey hatırlamıyorum ben anlatılanlardan. İçeri girip çıktıktan sonra ermeye başlamış benim aklım demek ki. Ama annemin 12 Eylül’ü öyle babam çıkınca bitmedi, o yüzden ona şahitliğim var. İlkokul mezunu, zehir gibi akıllı bir kadın, acayip neşeli, komik… Hiç bilmezmiş ülkücü, devrimci nedir? Sadece içten içe solcuları beğenirmiş balkonda otururken. Ülkücülerin kabadayı halleri itermiş onu, “Bıyıkları falan çok çirkin,” der hâlâ. Evdeki erkeklerde ne yoksa onu aramış demek ki; uzun boy (bu önemli), nezaket, güzel konuşma. Şık olmuş. Bir de bilirmiş solcu adamların daha özgürlükçü olduğunu. O da yok tabii evde! Babadan azar, abiden dayak. Hem boy uzun, hem güzel konuşuyor, hem biz seninle evlenince eşit olacağız, yan yana yürüyeceğiz bu hayatı diyen bir adam var karşısında; n’apsın kadın, solcu seviyor.

O değil de daha sevgiliyken bunlar, babam girmiş içeri, balya balya mektuplar var. Çocukluğumuzdan beri ablamla en büyük zevkimizdi, sandıktan mektup poşetini aşırıp kenarda köşede okumak. Oradan biliyorum ben biraz ne biliyorsam. Orada da özlemden başka bir şey yok gerçi. Annem özlemiş, babam da özlemiş ama pek belli edememiş, malum jargon başka. Yer yer öyle bir dil tutturmuş ki babam, sanırsın siyaset okulunda ders anlatıyor. Annemin çok da umurundaydı sınıf, eşitsizlik, yoksulluk… O zaten hep eşitsiz, hep ezilmiş, hep yoksul. Neyin mücadelesi ki bu, onu bile anlamamış. Onun tek mutluluk ihtimali içeride, o ona takılmış. Onun tek davası babam. Öyle olunca dava arkadaşı falan da yok tabii. Mücadele ettiği güçler de öyle askerden, polisten geri kalır değil. Evdeki kolluk kuvvetleri sağlam. Evlenmeden öncekiler malum; erkek birlikleri. Evlendikten sonra üstüne bir de babaannemin şiddetli diktatörlüğü eklenince tam olmuş –eksikmiş gibi. Bu kadar eşitsizliğin, ezilmişliğin içinde direnmiş, mutlu kalmış, âşık olmuş bir kadın başka hangi mücadeleyi çok ciddiye alabilir ki? O da pek almamış zaten.

Geçenlerde kahkahalar eşliğinde sohbet ederken hatırladılar halamla. Hem hatırladılar hem şaşırdılar nasıl hatırladıklarına. Nasıl unutulur ki böyle bir hikâye, ben de dinleyince ona şaşırdım. Şiddet ne kadar normalleşmişse artık gülerek anlattı annem. Biz küçükmüşüz, hatırlamazmışız –darbe sonrası mı onu da tam hatırlamıyorlar ama- babam gözaltına alınmış. Bir silah hikâyesi yüzünden. Polis, işkence, günlerce haber alamamak, endişe falan; bu kısımlar anlatılmıyor bile. Bir kaç gün sonra babam gelmiş polislerle eve. Annemin gözüne takılan, babamın ayakkabısının olmaması, süklüm püklüm düşmesi eve. Yutkunuyor bir an, öyle derinden, gülerek anlatsa bile. İnsan unutmuyor demek ki o yutkunmayı hiç. Yokluyor arada. Evde silah arayacaklarmış. Yok demiş günlerce ama inandıramamış. Bakmışlar her tarafa. Ev ahalisi şaşkın. Ama çare yok bir silah bulunup teslim edilecek polise, yoksa kurtuluş yok. Başlarına gelecekleri biliyorlar, iyice belletmişler artık. Köyden birinin bir silahı varmış, onu arayıp bulup silahı istemişler. Çiftçi adam, darbe olunca korkmuş gömmüş silahı. Gömülü olduğu yerden çıkarırlarken, bir de amcanın askerden gelirken yürüttüğü bir askeri dürbün çıkmış topraktan. Artık kaç yıllık, düşünün. Babam akşam haberlerde… ‘Teröristler’in avlanıp, ele geçen mühimmatların dizili olduğu masaların önünde arkaları dönük poz verdirildiği yıllar. İşte babam o haberlerin birinde topraktan çıkan ahir zamandan kalma tabanca ve dürbünüyle. Akşam haberlerinde babam terörist olmuş. Günün birinde herkes 15 dakikalığına ünlü olacakmış ya, babamınki de o akşammış. Öyle güle oynaya anlatıyor da, sonra hikâye yine “ey gidi, biz neler çektik”e bağlanıyor. O dönem, öldürülen, kaybedilen, örselenen, binlerce insanın hikâyesinin yanında kendisininkinin çok kıymeti olmadığını da biliyor. En çok acıyı ben çektim demiyor da, biz de neler çektik deyip bağlıyor meseleyi. Ama herkes kendi kıyametini bilir, onunla yaşar.

Bit kadar gelmiş kocası ama yine de başında ya, annem memnun. Genç tabii hâlâ, ertelenmiş gençlik yaşanır diye beklemiş. Ama içeriden çıkan enkazın altında kalmış o da hepimiz gibi. Hâlâ aşkını yaşamak istiyor annem. İçinde kalmış çünkü. Hâlâ ergenlik düzeyindeki aşk şarkılarını dinliyor. Ara sıra soruyor, ben birine âşığım ama acaba kime diye. Askerler, cezaevleri, görüş günleri, sonrasındaki fırtınalar yıpratmış da her şeyi, bir aşkını eritememiş demek ki. O zamanki adama âşık belli ama bir karşılığı yok artık. Evet, benim annem âşık. Hâlâ. Yaşanamamış ya, içinde hep. İlk günkü gibi.

Annemin hikâyelerinde yok babam. Babamın sahiden olmamasından mı o dönem yoksa onun kendi yaşadıklarının daha ağır basmasından mı bilmiyorum ama annemde o dönemin izleri daha net. Annemin 12 Eylül’ü bitmedi desem daha doğru. O hâlâ o günkü şartlarda yaşıyor çünkü. Hâlâ en çok o korkuyor siyasetten, çocukları bulaşacak diye ödü kopuyor. Babama öfkeli değil ama hiç. Paşalara kızgın, tüm üniformalılara kızgın. Onun muhasebesi çok kısa, net: “Gençliğimizi aldılar, öbür dünyada çeksinler cezalarını”. Babam direnmiş, hâlâ da direniyor. Siyasetten kopmayarak, hâlâ sokakta, eylemin içinde yer alarak direniyor. Annemin o zaman da yoktu böyle bir pratiği, şimdi de yok. Onun direniş alanı bile yok. Suçlu değil ama ceza çekmiş yıllarca, diğer binlerce insan gibi. Kayıtlara geçirilmemiş bir cezanın, sorulacak hesabı da yok. Annemin hikâyeleri hep böyle, tek başına. Yaslanılacak dava yok, dava arkadaşı yok. O babamın 12 Eylül’ünü yaşamış yalnız başına. Evren Paşa’yı hep, gençliğimizi çaldı diye anar. Hep de öfkelidir yıllardır, hem Evren Paşa’ya hem de babaanneme. Anneme sorsalar Paşa’nın yanına hiç düşünmeden oturtur babaannemi o davada. Onun 12 Eylül’ünün failleri onlar çünkü.

Annemin hesabı sorulmuş sayılmaz tabii sadece bu yazıyla. Ama bir yerde anlatılmış, birileri öğrenmiş olsun en azından. Dedim ya annem anlatsa komik anlatırdı, gülerdik bile hep beraber. Gülerek anlatıyor ama bakmayın çok kızgın o tüm faillerine. Yapılması gereken budur belki de, hikâyelerimizi anlatmak. Ama her ne olursa olsun öfkeli kalmak.

Anneme sevgilerle…

 2012 / Edinburgh