Yerden Yüksek

Düşes Kariyer Peşinde

Tarihsel romanslar, Georgette Heyer’den beri çok değişti. Şöyle böyle otuz yıllık bir okur olarak, türün değişimi üzerine bir şeyler söyleyebilirim sanıyorum. Türün konvansiyonlarındaki değişim, dünyanın ve kadınların nereden nereye geldiklerine de işaret ediyor bence. Bu sebeple, okurlar kadar romansı ciddiye almayanlar için de bir anlamı olabilir.

Saçma ve haksız (ama anlaşılabilir) biçimde, tarihsel romansın marka adı Barbara Cartland gibi durur, Türkçe’ye çok çevrilmiş zamanında, çok okunmuş. Pembe kılıkları, beyaz saçları, beyaz köpeği, Prenses Diana’nın üvey büyükannesi olması ve durmadan konuşmasıyla, popüler ikon olmaya çok uygun biriymiş- tabii yazdıklarıyla da. Resmi web sitesi, kendisinin bir özlü sözüyle açılıyor: “Tarihsel romans, iffete değer verilen tek kitap türüdür.” (Sen öyle san!)

Neyse ki konuyu bilenler, Georgette Heyer üzerinde anlaşıyorlar. Tarihsel romans türünün başlatıcısı olarak (Balzac, Walter Scott gibi isimler de geçiyor ama, yani!). Heyer, Cartland’a hiç benzemiyor. Ketum bir kere. Ayrıntıcı. Kurguda kılı kırk yarar (polisiye de yazıyor, herhalde bunun etkisi vardır kurgusunun matematiğinde). Her ikisi de 1920’lerde yazmaya başlamışlar. Cartland 2000’de, yüz yaşına merdiven dayamışken öldüğünde, arkasında yedi yüzden fazla (700!) roman bırakmış. Heyer ise kısa öyküleri, polisiyeleri, denemeleri de dahil yüz civarında. Türkçe’ye çevrilen sadece üç kitabı var (bir de Barbara Cartland ciltlerinin arkasına başka bir yazardan bir çeviri daha eklenme adeti varken, muhtemelen 1980’lerde, kısaltılmış bir çevirisini okuduğumu hatırlıyorum).

Tarihsel romansların tarihiyle ilgili yazanlar, ilk örneklerin yumuşaklığını ve “tatlı”lığını vurguluyorlar. Doğru; seksten neredeyse hiç bahsedilmeyen, kadın kahramanların her zaman deneyimsiz ve istisnasız biçimde yirmi beş yaşından genç oldukları romanlardı bunlar. Cartland tamamen de haksız değildi yani iffetle ilgili lafı ederken. Ama Heyer’in The Grand Sophie’sinin kahramanı için “yumuşak başlı” demek ne kadar uygun düşer, emin değilim! (The Grand Sophie, kendi başına bir yazı konusu olabilecek kadar mühim kitaptır- ve eğlenceli. Şurada Stephen Fry’ın Heyer hakkında tatlı bir konuşmasını bulabilirsiniz; Cartland’dan da bahsediyor isim vermeden, intihal ile ilgili söylediklerinde.  https://youtu.be/4cXyaDlYDBs- tamam, Heyer bahsini şimdilik kapatıyorum, hakkında konuşmaya bayıldığım biri, ne yapayım!)

Tarihsel romanslar 1970’lerden itibaren Amerikalı yazarların giderek ağırlık kazandıkları bir alan haline geldi, zaten romans yayın endüstrisi de oraya kaymıştı (1908’de ilk “romans yayınevi” olarak kurulan Mills and Boon’un, 1971’de Kanada’lı Harlequin tarafından satın alınması insanın aklına sarı pacman’in pembiş şekerleri yutması gibi bir şeyler getirmiyor mu?! Kuzey Amerikalı dağıtımcının zaferi.) Yılda iki milyar dolar civarında cirosu olan bir sektörden söz ediyoruz.

1974’te Rosemary Rogers Sweet Savage Love’ı yazdığında, artık pek tatlı bir şey kalmamıştı zaten. Tarihsel romans yazarlarının bugün de etkilendiklerini söyledikleri Rüzgar Gibi Geçti’den izler taşıyan bu romans, kahramanlarının tutkulu karakterleriyle ve içerdiği sert seks sahneleriyle, konvansiyonların değişmekte olduğunun habercisiydi. Romanın erkek kahramanı, kadın kahramana tecavüz ediyor, o da bundan zevk alıyor ama bir yandan da adamı bıçaklamaktan geri durmuyordu! (Kitapla ilgili tartışmaların “penisin kimde olduğu belli olmaz” noktasına gelmesi, işlerin eskisi gibi yürümeyeceğini gösteren bir işaret olabilir!)

1980’lerde tarihsel romanlar okunmaya devam ediyordu ama esas “patlama”, çağdaş romanslarda olmuştu. Seri üretilen alt türler dönemi. Hatırlarsınız, Harlequin’in farklı renkte kapaklarla sunulan, adları Türkçeye çevrilmeyen dizileri: Kırmızı Desire, mor Temptation, diziye adını veren beyaz Romance, mavi Thriller…

Nora Roberts’ın ufak tefek hikâyelerden sonra çok satan romanlara geçtiği zaman da 1980’ler (ilk romanı 1981’de yayınlanıyor); Debbie Macomber delice satan dizilerini 1990’larda yazmış olsa da, ilk romanını 1985’te yayınlıyor. Bu ikisi, best-seller kraliçeleri sayılıyorlar- tabii Nora’nın karizması kimsede yok! Danielle Steel ve V.C. Andrews gibi popüler yazarlar da var aynı dönem; kadınların çok satan kitaplar yazdığı bir zaman. Ama bunları romans kategorisi içinde değerlendirmek doğru olmaz. Dört çocuğunu çatıya kapatıp yavaş yavaş zehirleyen anne hikâyesi falan… Romansın çerçevesi birkaç prensiple çizilebilir: Mutlu son (happily ever after- HEA), hikayenin odağında aşk ilişkisinin olması, kadın ve erkek kahramana dengeli biçimde yer verilmesi. Dolayısıyla, mesela Debbie Macomber’i bir romans yazarı olarak düşünemeyiz ya da Danielle Steel’i. Kadınların okuduğu kitaplar yazıyorlar, aşk hikâyeleri de anlatıyorlar, ama türün bir parçası değiller.

1990’lar, kısaca chick-lit olarak anılan yeni bir türün zamanıydı: Piliç edebiyatı! Romansların tatlılığından içleri bayılmış okurlar, kentli, meslek sahibi, güçlü kadınların hikâyelerini okumak istiyorlardı- Bridget Jones, Sex and the City, Sophie Kinsella dönemi. Bu türün 1990’lardan sonra nasıl dönüştüğü, ayrı bir yazının konusu olsun. Ama kilolarıyla, seksle, iş arkadaşlarıyla, aileyle başı hep belada olan bu kadınların feminizmin belirli bir tercümesinin ifadeleri olduğunu söyleyelim geçerken.

Neyse, laf lafı açıyor. Biz konumuza dönelim: 1980’ler, tarihsel romans türü için çok parlak bir zaman değil. Belli ki çağdaş romans ihtiyacı karşılıyor, başka dönemlere, başka dünyalara gitme arzusu henüz o kadar da güçlü değil. Gelin görün ki, 1990’larla birlikte, chick-lit romanlarının yanı sıra, bir Regency Romansı patlaması yaşanıyor. Dikkat ederseniz, romansın alt kolunun alt kolundan bahsediyorum!

Regency dönemi, IV. George’un naipliği ve krallığını, yani 1795-1837 yıllarını kapsayan bir dönem. Birleşik Krallık için bir tür Lale Devri denebilir. Bir yandan Fransızlarla savaş, Avrupa’yla ticari ilişkilerin kesintiye uğraması gibi şeyler var ama öte yanda acayip bir uyanış, yenilenme, incelme zamanı. Düşünsenize, Dük Wellington’un kahramanlıklarından Frankenstein’a, sömürgelerden gelen vergilerin olur olmaz nedenlerle (volkan patlaması, Amerika’daki kolonilerin bağımsızlığını ilan etmesi…) düşmesinden Jane Austen romanlarına,  The Times’ın buharlı baskı makinesine geçmesinden 1812 savaşına, Turner’ın resimlerine… konuşacak ne çok şey var! Bir kere Naip Prensin kendisi şatafata bayılıyor. Brighton Sarayını özene bezene yaptırıyor (bunların parası halkın cebinden çıkıyor, bu da yoksullaşma, suçun artışı, hapishanelerin dolması anlamına geliyor). Balolar ve düellolar zamanı. Romantizm. Eh, romans için bundan iyi atmosfer mi olur? Bu sebeple, tarihsel romans dediğimizde elbette sadece Regency romanslarını değil ama asıl olarak onları kast ederiz. Nitekim 1990 sonrası tarihsel romansların büyük ağırlığı da bu dönemdedir (İskoç romanslarının dikkate değer bir kısmı orta çağda geçer, tabii bunun da sebepleri var, başka bir yazıda konuşmak üzere kenara koyuyoruz şimdi).

1990’larda, Amerika Birleşik Devletlerinde, mesela Chicago’da yaşayan bir kadın, neden iki yüz yıl önce, Londra’nın balo salonlarında geçen bir aşk hikâyesi yazmak ister? Bu soruyu yazarlara çeşitli vesilelerle soruyorlar tabii, cevap hep aynı: Okumaktan hoşlandığım hikâyeleri yazıyorum. Fena cevap değil ama bunları okumayı neden sevdiği sorusu hâlâ cevaplanmamış olarak duruyor. Tarihsel hikâyeler okumayı istiyorsan, neden mesela Amerika’nın ilk yerleşimcileriyle yahut iç savaşla yahut yüzyıl başının o heyecanlı dönemiyle ilgili değil de İngiliz soylu sınıfıyla ilgili? Bu soru tabii sadece onlara değil, diyelim benim gibi orta sınıftan, eğitimli bir Türk’e de sorulabilir: Tarih meraklısı olabilirsin de, bu Regency dönemi merakı da nereden çıktı?

Burada arzu denen o karmaşık makine devreye giriyor: Başka bir yer, başka bir zaman, asalet, malikâneler, tuvaletler, av partileri, binici kostümleri, köpekler… Dediğim gibi, romans meraklısı biri için müthiş bir zaman.

Amerikalıların İngiliz asiller sınıfına duydukları ilginin canlı işaretlerinden biri, zenginlerin kızlarını unvan sahibi İngilizlerle evlendirme merakıdır. Bunun gerçek örneklerini de biliyoruz, romanslarda da sevilen konulardan biri: Zengin mirasçı Amerikalı kızla yoksul düşmüş ve topraklarını kurtarmaya çalışan soylu. İki tarafın da pek hevesli olmadığı bu evlilik bir de bakarsın tutkulu bir aşkın başlangıcı olmuş. Candace Camp’ın A Perfect Gentleman’indeki Abigail Price ve Earl of Montclair nasıl unutulur? İstemeyerek evlendiği ve düğün gecesi kendisini terk eden o utangaç ve sarsak Amerikalı kız bir yıl sonra muhteşem bir güzel olarak döndüğünde ona aşık olan Graeme Parr…

Ama işte, İngiliz asilzadelerinin hayatlarına merakın da sınırları var. Yirminci yüzyılın sonunda, Amerika’da yaşayan bir kadın açısından çalışmamayı özenilecek bir şey olarak görmek, zor. Türün değişiminden bahsedenlerin ilk bakışta fark ettikleri seks sahneleri kadar önemli görünüyor bu mesele bana. 

1990’lardaki Regency romans patlamasında hemen gözümüze çarpan bir yenilik, erkeklerin yatırımcılara dönüşmesidir. Kendi sınıfından diğer erkeklerin (ve tabii kadınların da) hor gören bakışları altında kahramanımız Amerikan demiryollarına, gemiciliğe, madenciliğe… yatırım yapar ve zengin olur. Kendi ailesi bile ondan utanır ama o bunlara aldırmaz. Erkeklerde meslek sahibi olmaya çok sık rastlamayız, bir iki mimar ve bilim adamı dışında, onlar asıl olarak yatırımcıdırlar. Lisa Kleypas’ın Hathaway’lerinin Leo’su mesela, içine düştüğü derin depresyondan kısmen aşk sayesinde ama esas olarak mimari projeleriyle çıkar. Bilim adamı tipi biraz daha ikirciklidir: Kadın kahramanın epey sakar babası olarak görebiliriz onu, erkek kahraman ise deneylerle değil de keşiflerle uğraşır daha çok (tatlı bir istisna, Julia Quinn’in Bridgerton’larından Eloise’nin mektup aşkı Sir Phillip’tir. Ziraat teknikleri üzerine çalışır o; utangaç ve bakımsız bir adam!)

Kadınların çalışma hayatına girişleri biraz daha dolambaçlıdır. Chick-lit döneminde yazılan Lady’ler de kariyer sahibi kadın idealinden paylarına düşeni alırlar tabii. Üstelik erkek kahramanlardan çok daha fazla kariyer odaklı olabilirler. Erkekler daha çok hisse senetleri ve yatırımcılıkla uğraşırken, kadınlar elbiseler dikerler. Terzi kahramanların bence en unutulmazı, Loretta Chase’in Marcelline Noirot’udur. Marcelline “sadece terzi” değil, bir tasarımcıdır. Soylu ama biraz da kötü ünlü bir aileden gelir, Paris’te terzilik yapan büyük teyzesinin yanında büyüdüğü için elbiselerden çok iyi anlar. Kız kardeşleriyle birlikte Londra’ya gelip kendi modaevlerini açtıklarında, yetenekleri ve cesaretlerinden başka hiçbir şeyleri yoktur. Aile geçmişlerini de gizlerler- hem kötü ünden dolayı ama daha çok da muhtemel müşterileri ürkütmemek için. Son modayı takip etmek için her yıl Paris’e gidip balolara katılır, burada tanıştığı bir Dük’e aşık olur, evlenir. Bu hikâyenin hoş tarafı, Marcelline’in evlendikten sonra da modaevini kapatmamasıdır. Kız kardeşleriyle birlikte, harika elbiseler yapmayı sürdürürler. Kitap elbiseler, kumaşlar, kurdeleler, danteller hakkında ayrıntılarla doludur.

Bir başka unutulmaz “girişimci kadın” örneği, Eloise James’in Eugenia Snowe’udur. O da soyludur, bir takım sebeplerle yalnız ve parasız kalır, bir mürebbiye ajansı açar (fakir düşmüş soylu kızların mürebbiye oldukları ve sonra çocukların dul babasıyla evlendikleri klasik hikâyelerden sonra, fena bir gelişme değil!).

Hem Marcelline hem de Eugenia, yaptıkları işin hakkını verirler ve kendilerini aynı işi yapan başkalarından farklılaştıran şeyleri açıkça söylerler: Zevk, dirayet, güçlü karakter. (Chick-lit kızlarının sahip olmak için can attıkları nitelikler)

Çalışan kadınların çok tatlı, heyecan verici bir örneği de Tessa Dare’in Susanna Finch’idir. Tessa Dare’in sekiz kitaplık Spindle Cove serisinin ilk kitabında, bir tür kadınlar cenneti olarak tahayyül ettiği Spindle Koyu’nu Earl of Rycliff ve adamlarından korumak için canına dişine takan Susanna, tabii ki bir noktada aşka teslim olur. Bu seri, tarihsel romanstaki değişimi izlemek için çok uygundur; seriye adını veren Spindle Cove, “spinster cove” diye (kızkurusu koyu) dalga geçilen küçük bir kasabadır. “Hassas bünyeli evlenmemiş hanımlar ve koyunlar”la dolu bu kasaba, kadınların birbirlerinden güç aldıkları, dayanıştıkları, kalplerindeki en gizli istekleri keşfettikleri bir yerdir. Mesela Any Duchess Will Do’nun Pauline Simms’i, garsonluk yaparken kurduğu hayali burada gerçekleştirir: Küçük bir kitapçı dükkanı açmak. Bu hayalle birlikte bir de bonus gelir üstelik, kendisiyle birlikte olmak uğruna unvanını ve topraklarını terk etmeye hazır bir Dük! (Tessa Dare bir kütüphaneciymiş yazarlığa başlamadan önce ve kitabın ithafı şöyle: “Her yerdeki kütüphanecilere ve kitapçılara; onlar, hassas ruhlar için kitaplardan sığınaklar yaparlar”)

Romansla ilgili basmakalıp fikirlerin tekrarlamaktan bıkmadığı klişelerin tersine, başlangıçtan bu yana hep güçlü kadın karakterler gördük; Amerikalılarla birlikte kadın karakterlerin güç arayışının kendisi bir tema olarak hikâyelere sızdı- bu güç arayışı bazen çalışmak ve para kazanmak biçiminde göründü, bazen erkeklere özgü sayılan bir merakla (British Science Association’a üye olmak için uğraşan, toplantıya gizlice giren, bulduğu fosili kabul etmeleri için bin dereden su getiren… en az yedi kadın kahraman hatırlıyorum mesela), bazen de kadınları baskı altında tutan toplumsal kurallara başkaldırarak. Örneğin Eloise James’in harika karakteri Jemma (Beaumont Düşesi), bunlardan biridir. Para kazandığı bir işi, peşinde koştuğu bilimsel merakları yoktur (müthiş bir satranç oyuncusudur sadece) ama kocasının kendisini aldattığını öğrenmesinin ardından yıllar süren gönüllü Paris sürgünlüğünde pek çok aşığı olmuştur, yaşadığı “serbest” hayatın Londra sosyetesinde duyulması umurunda olmaz, kocasının öfkesinden zerre korkmaz. “Jemma’nın tensel cazibesine hiçbir erkek karşı koyamaz. Kendi kocası hariç”. Ya da komik bir Cyrano benzeri hikâyenin kahramanı, mahcup arkadaşının talibini reddetmesi için çalıların arkasına gizlenip sufle veren Lady Lucy Upton (Valerie Bowman, The Unexpected Duchess) Hangi birini anlatayım!

Yine de tarihsel romansın “çığırından çıkması”nın billur örneğini yeni kuşak yazarlardan Maya Rodale’nin Duchess by Design’ında, terzilik yapan New Yorklu kadın kahramanın, peşindeki Dük sebebiyle işten atıldıktan sonra Emma Goldman’ın bir mitingine gitmesinde bulurum. Goldman, evliliğin kadınlar için nasıl bir hapishane olduğunu ateşli ateşli anlattıktan sonra, evlilikle aşkın birbirleriyle asla uzlaşmayacak iki şey olduğunu söyler. Gerçi Adeline sonunda Dükle evlenir ama ona “dünyayı değiştirmesi”ni şart koştuktan sonra! Nitekim zavallı Kingston Dükü, dünyayı değiştirmenin öncelikle kendi toplumsal konumunu sorgulamaktan geçtiğini kısa zamanda kavrar. İçinde bulunduğu mali durumu kısmen annesinin ve kız kardeşlerinin lüks yaşam merakına bağladığında, Adeline’ne modaevi (evet, o dönemde kadınlar için çok fazla meslek yoktu, romans yazarı ne yapsın!) açması için para sağlayan Miss Harriet Burnett, ona şöyle söyler: “Kadınlar, işitilmek üzere değil, görülmek üzere yetiştirilirler. Bir kadının kamusal alanda konuşması hâlâ skandal sayılır. Bu yüzden biz de giysilerimizle işitilmeye çalışırız. Bizi oturma odalarına ve mutfaklara kapatmak isteyen bu dünyada yer kaplayabilmek için kocaman etekler giyeriz. Erkeklere var olduğumuzu hatırlatmak için parlak renkler seçeriz.” (Ben okuduğum sırada Goodreads’te 32 kez çizilmişti bu cümlelerin altı. Şimdi kaç olmuştur bilmiyorum)

Barbara Cartland tarihsel romansın “iffete değer vermek” bir yana, en ateşli seks sahnelerinin sıradan hale geldiği bir tür olduğunu gördü mü bilmiyorum hayattayken; bana öyle geliyor ki, en az bunun kadar, kadınların işitilmekle ilgili bu ısrarından da mutsuz olurdu!