Yerden Yüksek

Kadın Dedektifler Çağı

Kadınlar polisiye roman türünün hem yazarı hem karakteri hem de okuyucusu olarak hep varlardı. Sevin Okyay, bir röportajında polisiye yazarlarının neredeyse yarısının kadın olduğunu ifade ediyor[1]. Türün, altın çağı olarak sınıflandırılan döneminin önemli temsilcileri Agatha Christie, Dorothy L. Sayers gibi kurucu isimler. Türkçe yazında da çok önemli kadın kalemlerin polisiye türünde eserler verdiğini biliyoruz. Halide Edip Adıvar’dan Zuhal Kuyaş’a, Peride Celal’den Pınar Kür’e birçok isim polisiye roman/öykü yazmış. Kimisi polisiye yazmaya devam etmiş, kimisi sadece bir eser bırakmış geriye. Türkçe yazında kadın yazarların polisiye metinlerine yakından bakınca niceliğin hiç de o kadar az olmadığını görüyoruz. Ancak asıl patlama 1990’lı yıllarda başlayıp, 2000’lerde devam etmiş gibi görünüyor. Bugün artık büyük bir kadın polisiye roman literatürüyle karşı karşıyayız.

Polisiye her ne kadar çok belirgin şablonları olan ve birçoğu bu şablonlar etrafında yazılan metinler olsa da yazının büyüklüğü ve çeşitliliği genellemeler yapmayı güçleştiriyor. Ama yine de türün çeşitli dönemleri, yazarları ya da karakterleri üzerine düşünmek son derece keyifli ve ilham verici bir çaba. Tam da böyle bir ilhamla ben polisiye romanda “Kadın kim” ve “Kadın nerede?” sorularını soruyorum. Kadının öykünün kurulumunda nerede, hangi kimlikle konumlandırıldığı meselesi üzerine düşünmek, bu soru etrafında yeniden bir okuma ihtiyacı yaratıyor. Bu yazı bir tür, yeniden okuma egzersizi ve kapsamı itibariyle bir tek küçük metinle başarılamayacak kadar büyük bir soruya dayanıyor. Bu sebeple küçük bir noktadan başlayan, ileride başka romanlar, dönemler, yazarlar ve karakterler üzerinden bu okumayı devam ettirmeyi amaçlayan bir serinin ilk metni.

Bu ilk metinde Türkçe yazında yakın dönemde kadın polisiye yazarlarının yarattıkları amatör kadın dedektiflere odaklanacağım. “Kadın kim?” sorusuyla metinlere tekrar baktığımda amatör kadın dedektif karakterlerin gittikçe çoğaldığını ve çeşitlendiğini gördüm. Polis teşkilatının ve profesyonellerin yetersizliği-yetenekli, meraklı ve zeki amatör dedektif ikiliği bu türün en eski metinlerinden beri yaşayan şablonlarından biri. Ancak bu noktada Suphi Varım’ın şu tespiti de son derece haklı görünüyor; “Batılı kadın soruşturmacıların kimisi resmi polis, kimisi özel dedektiftir; genelde bu prototip geçerlidir. Oysa Türkiye polisiyesindeki kadın dedektifler çok daha çeşitlidir” (2016: 38). Kadın amatör dedektiflerimizi tanımaya geçmeden önce biraz bu işin tarihine bakmak istiyorum. Çünkü kadının polisiye romanda hem kimlik olarak hem de mekânsal varoluşunun tarihsel bir hikayesi var.

Polisiye roman türünün altın çağı yazarları kadın ancak, onların romanlarında yarattıkları ve türün şablonlarını belirleyen dedektif karakterleri erkekti. Agatha Christie’nin Miss Jane Marple gibi bir kadın amatör dedektif karakteri var ancak Christie denince ilk akla gelen karakteri elbette ki Hercule Poriot’tur. Dorothy Sayers’in Lord Peter Wimsey’i üst sınıf, züppe, alaycı erkek dedektif klişesini yaratan öncü bir karakter. Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u de Sayers’in Wimsey’inin bir çeşitlemesi olarak okunuyor. Sherlock Holmes üstün analitik zekasıyla cinayetleri çözen erkek dedektif karakterinin televizyon, sinema ve yenilerde dizi uyarlamaları aracılığıyla da en çok popülerleştiren örneği demek çok da abartı bir tespit olmaz zannediyorum. Joseph Kestner “Sherlock’s Men” adlı kitabında, Sherlock’un temsil ettiği bu protototipin “…rasyonalizm, doğruluk, mantık, liderlik, cesaret ve yiğitlik değerlerinin bir temsili olarak üretildiği erkek bir senaryo” yarattığını ifade ediyor(….). Sherlock’un bir karakter olarak ve onun maceralarına dahil olan diğer erkek temsilleri aracılığıyla, İngiltere’nin ekonomik ve siyasi krizler içinde olduğu, Afganistan işgalinde büyük bir darbe aldığı bir dönemde nasıl bir “erkeklik” imgelemi ürettiğine ve bunun nasıl erkeklik krizini sağaltıcı bir duygu durumu yarattığına ilişkin bir tartışma yürütüyor.

Demem o ki polisiye suç dünyasını ele alması ve yaratılan bu erkek prototipleri sebebiyle son derece erkek bir tür. “1970’lere kadar tasvir edilen amatör kadın dedektif karakteri çoğunlukla gerçek dedektiflerin yardımcılığını yapan, meraklı, her şeye burnunu sokan, evde kalmış karakterler olarak tasvir ediliyordu” (Turhan, 2016: 53-54). Aslında amatör dedektif karakteri Amerikan polisiye edebiyatında, Anna Katherine Green’in Amelia Butterworth karakteri 1878 gibi son derece erken bir dönemde yaratılıyor. Hatta Butterworth’un Agatha Christie’nin Miss Jane Marple’ın da öncüsü olduğu düşünülüyor. Dedektif karakterinin böylesi bir dönüşümü cinayet romanının tüm kurgusunu değiştiriyor. Şüphelileri sorgulamaya resmi yetkisi olmayan, teknik bilgiden yoksun ve kaynaklara erişimi olmayan bu yeni amatör dedektif karakterin açgözlü bir meraktan başka itkisi yok. Green erkek bir dedektif yerine bir kadın karakter yaratarak, toplumun birçok yargısına da meydan okuyor. “Butterworth’u önceleyen ve erkek yazarlar tarafından yaratılmış kadın dedektifler, hikayenin sonunda dedektif işlerinin kadınlara uygun olmadığı argümanına ulaşıyor ve evlendiriliyorlarken, Butterworth 50’li yaşlarda üst orta sınıf bir kadın olarak bekar kadın dedektif tiplemesinin de öncüsü” olarak kabul ediliyor (Ross, 1991: 78).

Polisiye romanın suç mekanlarına ilişkin de bir dönüşüm tarihi var ve kadın, suçun toplumda yaygınlaşma biçimlerine göre ev içinde tutuluyor ya da türde yan karakterler ve kurban olarak temsil ediliyorlar. Seaman (2004) kadın dedektif karakterlerin romanda. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde köşklerin, ev içi alanlarda soruşturma yürüten karakterler olarak görülmeye başlandığını söylüyor. Mandel, hikayesi Londra’nın sisli sokaklarında ve metropoliten Paris’te başlayan türün, klasik dedektif romanında sokakları terk ederek milyonerlerin konaklarına, salonlara ve İngiliz sayfiye evinin üst sınıf dekoruna geçiş yaptığını ifade ediyor. Burjuvazinin evrensel rekabeti üzerine kurulu bir mücadele alanı olarak sokağı terk eden dedektif romanları, Agatha Christie’nin İngiliz sayfiye evinde kenar mahallede işlenen gerçek cinayetleri tamamen dışlayan, soyut, karanlık ve sahte bir sahne yaratır (46-47).  Ancak suçun Amerika’da yaşanan büyük bunalım ile kenardan kentin merkezine taşınması ve yaygınlaşması ile yeniden mekan olarak sokağa döner (51-54). Suçun toplumda yükselişi ve şiddetin yaygınlaşması salon dedektifinin üstesinden gelemeyeceği bir suç alanı yaratmıştı romanda. Kadının da bu kurgu içinde dedektif olarak rolü olamayacağı düşünülmüş olacak ki 1970’lere kadar tür içinde çok da bir kadın sesi olmadığı görülüyor. Biliyorum bu bir akademik makale değil ve abartmamak lazım ama sosyoloji ile polisiye arasındaki ilişkinin niteliğine ilişkin bir cümle lazım buraya. Paragrafın başlarına bir yere. Bunun için Zeynep Ergun’un kardeşimin bekçisi’nden yararlanılabilir sanıyorum.

Schoenfeld (2008), 1970’lerde Amerika’da Sue Grafton, Sara Paretsky gibi isimlerin parlamasıyla, erkek egemen olan bu yazın türün dönüşüme uğradığını belirtiyor. Bu dönüşüm, polisiye romanda sadece suça odaklanan bir bakışın yerine, mevcut patriarkal düzeni kriminalize eden, daha genel suç formülasyonu yarattı. Yarattıkları amatör dedektifler sadece suçlarla ilgili gerçekleri açığa çıkaran değil, aynı zamanda modern zamanın sorunlarıyla da başa çıkan kadınlar oldular. Bahsedilen bağlam ve suçlar kendi mensup oldukları orta sınıf Amerika’ya ilişkin gerçekleri ele alıyordu; yasadışı işçiler, çocuk pornosu, istismarcı kocalar, boşanma, aile içi şiddet, eş kaybı, yalnız ebeveynlik, lezbiyen kimlikler, cinsel sorunlar vb. temalar. Bu kurguyu yaparlarken kadının toplumdaki rolü ve işlevi üzerine genel bir çerçeve çizmeyi de başarıyorlardı (2008: 836-838).

Bugün Kadın Dedektif Kim?

2000’lerin başında polisiye yazan kadın yazarların bir kısmı amatör kadın dedektif karakterler yaratıyorlar kitaplarında. Hiçbiri asıl mesleği dedektiflik olmayan, bilgisayar mühendisi, tekstil eğitimi almış, turist rehberi, kitapçı dükkânı sahibi, gazeteci bu kadınlar, bir şekilde etraflarında işlenen cinayetlerin çözümünde tesadüfen, gönüllü, bazen de biraz zorunlu olarak yer alıyorlar. Bu dedektifler birkaç kitaplık seriyle daha da ayrıntılı tanıtılıyor okuyucuya. Her bir hikâyede bir öncekinden daha olgun, daha deneyimli ve özgüvenli kadınlar olarak çıkıyorlar karşımıza. Dolayısıyla okunan sadece bir cinayetin gizeminin nasıl çözüldüğü, katilin kim olduğu değil, karakterin nasıl geliştiği ve onun hakkında öğrendiklerimizi de merak ettirme noktasında ilerliyor. Ben bunun tipik cinayet romanı formatından daha keyifli bir üslup olduğunu düşünüyorum. İşi dedektiflik olmayan bir kadının, hikayesi genelde İstanbul’da geçen cinayetlerin, suçluların peşinde sokak sokak gezmenin şehri onlarla birlikte gezmek, cinayeti çözerken iş bölümü yapmak gibi bir sıcak his yarattığını düşünüyorum.

Tüm bu kadınlar etraflarında olup bitene kayıtsız kalamıyorlar ve temel motivasyonları merak. Hepsi Amelia Butterworth’un uzantıları ve onun gibi profesyonel erkeklerin ve polis teşkilatının yetersizliğinin yarattığı boşluktan sızıyorlar suç dünyasını araştırma işine. Ve tıpkı Butterworth gibi merak onları, bu evrenin içine sokuyor. Merak karakterin kendini daha romanın ilk sayfasında tanımlarken vurguladığı en önemli niteliği olarak ortaya çıkıyor. Erkek profesyonel ya da amatör dedektif, toplumsal düzeni bozan suçu ve suçluyu ortaya çıkarmak ve onu akılla yenmek güdüsüyle sokaklarda gezerken, amatör kadın dedektiflerimizi boğuldukları ev ve işyerlerinden sokağa çıkaran güdü merak oluyor.

Tekrar eden bir diğer şablon, toplumda bir şekilde klasik kadın formunun dışında kalmış kadınlar olmaları. Son yıllarda büyük patlama yapmış olan yabancı dizi furyası içerisindeki polisiye dizilere ve onların kadın kahramanlarına baktığımızda ancak “normal dışı”, “sıradan olmayan” kadınların dedektif olarak başarılı olabildikleri bir temsil izliyoruz. Bron’ün Saga Noren’i asperger sendromundan, Homeland’in Carrie Mathison’ı bipolar bozukluktan mustarip. Danimarka ve ABD versiyonları olan Killing serisinin Sarah Lund’u son derece içine kapanık, kadınsı niteliklerini tamamen dışlamış, son derece erkek bir kadın dedektif tiplemesi. Sonuçta tüm bu kadınlar sıra dışı tipler oldukları için suç gizemlerini çözebilen, hastalıkları ya da farklı sosyal eğilimleri dolayısıyla değişik perspektiflere sahip olabilen olağan dışı kadınlar. Türkçe yazında daha önce bahsettiğim amatör kadın dedektif tiplemelerinin bu tipin tamamen dışında olmaları sanırım işin ilginç tarafı. Bu kitaplar üzerine yazılan eleştiri metinlerinde de dedektif karakterinin sıradanlığı “İçimizden biri” olması hali çokça vurgulanmış.

Bizim ele aldığımız amatör kadın dedektifler yukarıda verilen örnekler kadar ayrıksı tipler olmasalar da toplumun kıyısında var olan ya da bir sebeple kıyısına çekilmiş kadınlar. Anti-kahraman değiller. Hatta kahraman değiller. Sadece toplumsal cinsiyet normlarının, tanımlarının biraz dışında tanımlanmış olan kadınlar. Uyumsuzlukları onları bu meraklara sevk ediyor ya da etrafa böyle bir merakla bakmayı mümkün kılıyor. Esmehan Aykol’un çok sevilen Kati Hirşel’i, II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye sığınmış olan bir ceza hukuku profesörünün kızı ve bu nedenle Türkiye’de büyümüş, Türkçeyi çok iyi konuşan ama bu ülkenin kültürünün hala biraz uzağında hisseden İstanbullu bir Alman. Araştırmalarında ona yardım eden Fofo İstanbul’a aşık eşcinsel bir İspanyol. Ayşe Erbulak’ın “Hafiye Karıları’nın” Zeynep’i, zengin bir ailenin bir iş edinememiş, tutunamamış, birazda şımarık, geveze, meraklı, hoppa kızı. Üst sınıf konumu ona çocukluktan beri hayali olan dedektiflik işini profesyonel olarak deneyebilme fırsatı tanımış. Profesyonel dediğime bakmayın. Ortağı Meral’le birlikte kurdukları “Medcezir Dedektiflik Bürosu” profesyonel birer dedektifmiş  gibi gösteriyor ama polis olmamak onları hep dışarıda bırakıyor ve hep biraz amatör kalmalarına neden oluyor. Zeynep’in ortağı Meral ise son derece erkek bir dünyada, bilgisayar aleminde, bir bilgisayar dâhisi ve hacker. Onu ayrıksı kılan bir diğer şey ise eşini kaybetmesine neden olan bir trafik kazasında tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş ve o zamandan beri de hiç dışarıya çıkmıyor olması. Onun dış dünyayla ilişkisi Zeynep, oğlu Alican ve elbette internet sayesinde mümkün oluyor. Esra Türkekul’un henüz iki kitaptır tanıdığımız Berna Tekdemir’i ise kocasından boşanmış, annesiyle birlikte yaşayan, sürekli de olmayan turist rehberliği işini zar zor devam ettirebilen, kilo sorunlarından mustarip, kariyersiz, özgüvensiz ve depresyonlarıyla ve anti-depresanlarla başı dertte bir kadın.

Bu kadınlar biraz da kıyısında yaşadıkları topluma adapte olabilmek, evden çıkabilmek, bir şey başararak ailelerine ve kendilerine bir şey kanıtlayabilmek için devam ediyorlar giriştikleri soruşturma işine. Boş bir merakla, perdenin arkasından olan biteni izleyip, dedikodu ağlarıyla cinayet çözmeye çalışan ilk kuşak öncüllerinden de farklılar. Ne profesyoneller ne de süper analitik zekalarıyla bir gizemi çözüp, toplumun nizamını yeniden sağlamak ve kahraman olmak gibi bir dertleri var. Hepsinin de belli bir mizah dozu eklenerek yaratılmış karakterler olduğunu söylemek lazım. Evet sıkıntıları var, ama bir taraftan da kendileriyle, mutsuzluklarıyla, yalnızlıklarıyla ve kilolarıyla dalga geçmeyi de başarabilen kadınlar.

Bu kadınlar cinayet çözerek toplumun nizamını değil, kendi hayatlarının nizamını kurmaya çalışıyorlar. Tam da bu sebeple anlatılan maceraları kahramanların güçlenme hikayesi olarak okumak da mümkün. Berna ilk cinayeti çözüme ulaştırdıktan sonra büyük oranda kurtuluyor depresyonlarından. Umut dolu ama hala çok kırılgan, Bridget Jones’u andırır bir havada, biraz daha güçlenerek çıkabiliyor ilk soruşturmasından. Geçmişe veda edip önüne bakabileceğine dair cesareti kendi başarısından alıyor. Hafiye Karılar’ın Zeynep’i ilk başarılı soruşturmaları sonucunda ailesine bir şeylere tutunabildiğini, başarabildiğini ve onların maddi desteği dışında da ayakta kalabileceğini gösteriyor. Meral yıllar sonra ilk kez dışarıya çıkıyor. Az şey değil…

Kadın dedektif karakterin profesyonel ya da amatör olsun aile kurumuyla, annelik temsilleriyle ya da eş olarak nasıl sunulduğu meselesiyle ilgili bir şablon var. Bu kadınların öncülleri gibi kadınlık rolleri konusunda hep başları dertte. Kadın dedektif profesyonel olsa bile, bu işi evliliğe rağmen devam ettirebiliyor. Hem ailevi sorumlulukları hem de dedektiflik kariyerleri aynı anda sürdürülemediği için mutsuz ve nihayetinde sonlanan evlilik hikayeleri içinde çocuklarına iyi annelik yapamamış, kariyer delisi ihmalci anne profilinin tekrarı olarak sunulup duruyor (bkz. Killing’in Sara Lund’u, Homeland’in Carrie Mathison’ı, Line of Duty’nin Kate Flemming’i vb.). Yani profesyonel ya da değil, bu işte bir kadın olarak var olabilmenin tek yolu hayatınızda bir erkeğin olmaması gibi görünüyor. Bizim kadın amatör dedektiflerimiz de ya bekar ya boşanmış ya da dul kalmış kadınlar. Ancak hayatlarında bir erkeğin yokluğu dedektiflik işlerinde var olmalarını mümkün kılıyor. Kati Hirşel’in bazı flörtleri oluyor örneğin ya da Zeynep’in hoşlandığı bir erkek olabiliyor ancak hiçbir zaman maceranın yaşandığı dönemde devam eden ilişkiler olmuyor bunlar. Ya bitmiş ilişkileri anıyor yazar ya da yeni bir ilişki ihtimalini ucu açık bir biçimde hikâyenin sonuna yerleştiriyor. Serinin bir diğer kitabında başlanan yeni macerada o adamlarla ilişkiler çoktan sonlanmış oluyor.

Yukarıda polisiye romanın, mekan olarak sokaktan salona oradan da tekrar sokağa döndüğünden bahsettik. Bizim yazınımızda klasik dedektif romanına benzeyen pek örnek yok. Ama bu noktada Zuhal Kuyaş’ın “Sonuncu Oda” adlı romanını anmamız gerekir. İstanbul’da boğazda bir yalıda geçen, üst sınıf dekorun hakim olduğu, yalıların arasında tünellerin olduğu, orijinal bir Da Vinci tablosunun peşindeki suçluları anlatan bu roman bence klasik bir dedektif hikayesi. Ama okuduklarım arasında istisna bir örnek. Polisiye roman kentle ilgili, kentleşmenin yarattığı toplumsal sorunlardan temellenmiş, kentin yarattığı toplumsal sınıfların suç evreninden türemiş bir tür. Bu sebeple bizim polisiyelerimiz de çokça İstanbul’da geçiyor. İstanbul gibi bir kentin metropolliğine, kalabalığına ihtiyaç duyuyor (Belki de bu nedenle Emrah Serbes’in Ankara’da geçen polisiye romanları “Bir Ankara Polisiyesi” alt başlığıyla vurgulanmıştır. Çünkü istisna sayılabilecek örneklerden biri). Bizim amatör dedektiflerimizin de maceraları İstanbul’da tarihi ve turistik mekanlarda, Bebek, Nişantaşı gibi daha üst sınıf semtlerde, Caddebostan gibi daha sıradan bir mekânda da geçebiliyor. Araştırmalarını yaparlarken İstanbul’un hemen yer yerine girip çıkmak zorunda kalıyoruz bu kadınlarla. Kentsel dönüşüm projeleri ve malum belediyecilik anlayışı dolayısıyla yolları delik deşik edilmiş sokaklarda sekerek geziniyoruz okurken. Ama hep sokaklardayız ve bu kadınlar yorulmadığı sürece eve girmek de istemiyoruz. Bir yandan İstanbul’un trafiğiyle, kalabalığıyla boğuşup cinayet çözmeye diğer yandan kendi hayatlarının sorunlarıyla baş etmeye çalışan bu kadınların tek evreni İstanbul. Ele aldıkları suçlar çokça üst sınıfa özgü motivasyonlardan kaynaklanıyor. Zaten zengin olan insanların daha da zengin olma hırsları ya da güçlerini kaybetme korkularıyla işlenmiş cinayetlerle örülü, medya, iş dünyası ve bürokratların sansasyonel dünyalarının sahnede olduğu hikayeler bunlar. Hiç de öyle alt sınıfın adi suç diye kategorilendirilebilecek hikayeleriyle uğraşmıyorlar. Dolaştıkları sokaklar da oralar değil. Ama yine de kendi gezdikleri sokakların gözlemini yapabilen, toplumsal eşitsizlikleri görmemizi sağlayan ayrıntıları da atlamıyorlar.

Kadın yazarların kadın dedektif karakterlerinin maceralarını okumak, suç- gizem örgüsünün çok daha karmaşık, suçluyu tahmin etmenin daha zor olduğu romanları okumaktan daha çok keyif veriyor bana. Çünkü esasında birer bildungsroman örneği bu metinler. Zeynep’in hayatta neleri merak edip peşine düşeceği, Kati’nin muzip, alaycı halinin daha kimleri nasıl etkileyeceğini öğrenmek beni daha çekici geliyor. O yüzden bu karakterlerle buluşmuş herkes gibi bir sonraki maceralarını hevesle beklemeye devam ediyorum ben de.

NOT: Bu yazı yazılırken ve ben en çok da Berna’nın, bir sonraki macerasında depresyonlarından kurtulup nasıl birine dönüşeceğini merakla beklerken, Berna’nın yaratıcısı sevgili Esra Türkekul’u kaybettiğimiz haberini aldık. Çok üzgünüm.

KAYNAKÇA

Aykol, Esmehan (2001). Kitapçı Dükkanı. İstanbul: Eksik Parça Yayınları.

Aykol, Esmehan ­ (2007). Şüpheli Bir Ölüm. İstanbul: Merkez Kitapçılık. 

Aykol, Esmehan (2012). Tango İstanbul. İstanbul: Mephisto Kitaplığı.

Erbulak, Ayşe (2012). Çok Şekerli Ölüm. İstanbul: Lal Kitap.

Erbulak, Ayşe (2013) Limoni Ölüm. İstanbul: Destek Yayınevi.

Kestner, Joseph (1997). Sherlock’s Men: Masculinity, Conan Doyle, and Cultural History. Aldershot and Brookfield, VT: Ashgate.  

Kuyaş, Zuhal (2013). Sonuncu Oda. İstanbul: Labirent Yayınları.   

Mandel, Ernest (1996). Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi. N. Saraçoğlu (çev.). İstanbul:Yazın Yayıncılık.Seaman (2004)

Ross, Cheri, L. (1991). “The First Feminist Detective; Anna Katharina Green’s Amalia Butterworth”, Journal of Popular Culture, 25(2), pp. 77-86.

Schoenfeld, Bethe (2008). “Women Writers Writing About Women Detectives in Twenty- First Century America”.  The Journal of Popular Culture, 41(5), 836-853.

Seaman, C. Amanda (2004). “Chercez la Femme: Detective Fiction, Women, and Japan”. Japan Forum, 16 (2), 185-190.

Turhan, Fulya (2016). Amerikan Polisiye Edebiyatında Kadın Dedektifler. 221B: İki Aylık Polisiye Dergi: Edebiyat ve Ekranda Kadın Dedektifler, 52-54.

Türkekul, Esra (2013). Kapalıçarşı Cinayeti. İstanbul: Esen Kitap.
Türkekul, Esra (2016a). Cadıbostanı Cinayeti. İstanbul: Mylos Kitap.

Varım, Suphi (2016). Amerikan Polisiye Edebiyatında Kadın Dedektifler. 221B: İki Aylık Polisiye Dergi: Edebiyat ve Ekranda Kadın Dedektifler, 38-46.

[1]https://egoistokur.com/sevin-okyayla-polisiyenin-harikulade-seruveni/