Adalar Modalar

Annie Montgomerie’nin Hüzünlü Hikayeleri

Annie Montgomerie yaptığı işlere dair şimdiye kadar birkaç cümleden fazlasını etmemiş bir kadın. Topladığı atık malzemelerden hayvan figürleri yapıyor. Kimisi oyuncak diyor, kimisi sanat işi. Kendisi bir yerde “hikaye kitabı yaratıkları” demeyi yeğlemiş; başka bir yerde de kendini “karışık malzeme sanatçısı” olarak tanımlamış. Kaç yaşında olduğunu bilmiyorum ama nedense kırklı yaşlarında olduğu izlenimi veriyor. İngiltere, Dorset’te yaşıyor. Pinterest’te, Instagram’da, Facebook’ta kendine ait sayfaları var. Bu sayfaların da birkaç on bin takipçisi. Ama öyle sosyal medya üzerinden ünlü olmuş bir kadın falan da değil; üç beş yerde işlerinden bahsedilmiş. Kişisel web sitesi de dahil olmak üzere, konuştuğu, işleriyle ilgili bir şeyler anlattığı yerlerde hayli ketum. En fazla işlerinin teknik özellikleriyle ilgili konuşuyor. Hikaye anlatmıyor, işlerini tercüme etmiyor, “bu figürle anlatmak istediğim…” falan gibi cümleler kurmuyor.  En fazla Google’da ismini yanlış yazıp arattığınızda, “Annie Montgomerie mi demek istediniz?” uyarısı alacağınız kadar ünlü.

Bana öyle geliyor ki, işleri görenlerde “Ünol Büyükgönenç etkisi” yapıyor. Yani ya delicesine seviyorsunuz, ya nefret ediyorsunuz. Sevmenin nedenleri üzerine yazacağım aşağıda da, nefret etmeyi mümkün kılan da işlerinin bir parça sinir bozucu, biraz korkutucu, biraz arafta ya da belki banal bulunması olabilir (Hoş, insan banal bulduğu şeyden nefret etmez bence). “Ürpertici” demişler mesela işlerine ya da “bodrumda bulunan oyuncaklar”. Biraz hayvan mezarlığı çağrışımı yarattığı açık. Biraz arafta; çünkü hep bir şeylerin arasında. Şaşaa ile düşkünlük, yetişkinlik ile çocukluk, ihtişam ile bozunmuşluk arasında mesela. Insan evladı çoğunlukla müphemlik, “ambivalans” falan sevmiyor nihayetinde. Tekinsiz buluyor. Belki bu figürlere “ürpertici” dedirten tam da budur.

Aslında işlerinin bir “aura”sı var. Bakınca bir daha bakmak istiyor insan. Ara verip sonra biraz daha uzun bakmak. Böyle açıp açıp bakakalan, hatta biraz büyülenen biri için biraz gönül kırıcı, ama anladığım kadarıyla bu işi para için yapıyor. Figürleri sipariş edebiliyorsunuz ama her defasında başka atık malzemelerle yapıldığı için hiçbiri tıpatıp birbirine benzemiyor. Tülbentler, battaniyeler, eski kumaşlar ve türlü başka malzemeler kullanıyor. Atık malzemelerle oyuncaklar yapmak, sen hiç istemesen bile bir hikaye yazmak anlamına geliyor bana kalırsa. Ama Montgomerie “hikaye kitabı yaratıkları” yaptığını söylese de, hikayelerini anlatmıyor. Bazen isim koyuyor onlara yalnızca. Bir şeye isim koymak, onu hikayeleştirmenin ilk adımı aslında. Ama devam etmiyor; öyle arada derede bir yerde bırakıyor izleyeni. Yine arafta. Yani, ne “ay canımm, ne şirin” diyebiliyorsunuz ne de kendinizi bakmaktan alıkoyabiliyorsunuz.

Vaktiyle bilmemkimin üzerine örttüğü battaniye, bir eşeğin ya da ineğin üzerine elbise olmuş; dahası o eşek ve inek son derece canlı, parlak gözlerle size bakıyor. İşlerin etkileyiciliği biraz buradan geliyor. Ölü malzemelere takılan iki çift parlak ve manalı manalı bakan gözle Montgomerie aslında bir fabl anlatıyor. Ama bu kez hayvanlara iliştirilen insani özellik konuşmak değil; duygu ve bakış. “Bu hayvanlarda başka ne var?” diye düşününce, bir de çocukluk var. Tuhaf, çocuksu giysiler giydiriyor hayvanlara. Öyle pırıltılı, iddialı, “bir evin bir çocuğu” giysileri değil ama bunlar; daha çok bir kenarda unutulmuş, suskun, kendi halinde bir çocuğun giysileri. Bu işlerin izleyeniyle konuşuyor olmasının bir nedeni duygulu bakışlarsa, bir diğeri de hayvanlara giydirdiği giysilerde bir yaşantının görünür olması. Yani mesela, giysiler eski değil, eskimiş. Ve sanki bu izleyeninin gözlerinin önünde olmuş. İngilizce’deki “past tense” ile “present perfect tense” farkı gibi. Giysilerin rengi yenilerde solmuş, az önce delinmiş, yatıp kalktığı için ütüsü bozulmuş, az önce tozlu bir rüzgar esmiş ve üstünü başını berbat etmiş gibi. “Biraz önce” olan bir şey var yani giysilerde – her şey (o her şeyin içinde bir katastrof ihtimali de var bence) kısa bir süre önce olmuş ve biz buna şahit olmuşuz gibi. Hem bu kadar yırtık pırtık hem de bu kadar canlı olmalarının sebebi bu olsa gerek.  

Şu duvarın dibine durmuş aslanda ne var mesela kendine baktıran? Düşkünlük? Adı üstünde, düşebilmek için önce yükseğe çıkmış olmak gerekiyor. Bitmiş bir şenliğin, artık işlemeyen bir lunaparkın uyandırdığı hissiyat. Tüm o capcanlı renkler, ponponlar, fırfırlar, farbelalar, lunapark eğlencesini, kahkahaları, coşkulu çığlıkları, yüksek sesle konuşmaları, yanıp sönen ışıkları, sevimli, hoş görülebilir taşkınlıkları çağrıştır mıyor mu? Ama işte, az önce bitmiş eğlence. Kalabalık dağılmış. Ortalık darma duman. Kusursuz ihtişamın kaybı. Ya da yazlık yerlerin kışınki hüznü. Işıklı, pırıltılı, yasemin kokulu yaz halinin yerini, üzeri naylonlarla örtülmüş masaların, sandalyelerin, aylardır açılmadığı belli olan mekanların, ortalıkla gezinen üç beş insanın alması. Montgomerie istediği kadar anlatmasın, şu düşkün aslanın “bir zamanlar…” diye başlayan bir hikayenin kahramanı olduğu apaçık değil mi? O devrik, eskimiş oyuncaklar, rengi solmuş abartılı pantolon eski ve kusursuz bir ihtişamın hatırası değilse ne?

Tüm bu eşeklerin, ineklerin, kuzuların pastoral çağrışımlar yarattığı açık. Ama daha fazlası var ki yine hem araf hem bozunmuşluk fikrine bağlanıyor. Yara almış bir “pastoral” bu, incitilmiş, üzerinden koca koca demir yığınlarının geçtiği. Williams’ın bahsettiği İngiliz nostaljisi gibi. İngiltere kapitalizmi alıp yürümeye başladığından kısa süre sonra, kıra, kırsala, cemaate duyulan ve yüzyıllar süren özlem gibi. Nostalji yani en nihayetinde! Bir yandan da oyuncak benzeri hayvan figürlerinden söz ediyoruz. Bu figürler bizi kaçınılmaz, istisnasız yetişkin hastalığına taşıyor: Çocukluk nostaljisine. Çocukluk ve nostalji arasındaki sımsıkı, onulmaz ilişkiye. Çocukluğa duyulan özlemle, modern öncesine (“sahih” olana diyelim) duyulan özlem birbirlerine ne kadar benziyor! İkisinin de geri dönülemez oluşundan tutun da, yarattıkları sahicilik sanısına kadar gelin.

Kendisi ne kadar farkında, bilmem ama, işte böyle böyle kaşıyor Anne Montgomerie mikrokozmoslarımızın “ambivalans”ını. O (büyük ihtimalle) geçimini bu işten sağlayadursun, biz de “aura”nın peşinde…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s