Tüple Dalmak

Okuma Grubu Konuşmaları I: Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday’ın Gizli Emir, İsa’nın Güncesi ve Raziye romanları üzerine bir konuşma… Bu romanların okunduğu bir okuma grubundaki konuşmaların yazıya dökülmüş hali.

GÖZE 

Melih Cevdet Anday[1]   beş yıl içinde üç roman yayınlamış. Dönem edebi açıdan kalabalık bir dönem. 1970-1975 aralığından söz ediyoruz[2]. Son romanı Raziye. Daha çok şair kimliğiyle bilinen biri olsa da Raziye, MCA romancılığının baş yapıtı denilebilir. Gizli Emir (1970) ve İsa’nın Güncesi (1974) Raziye’den (1975) önce yayınlanmış iki romanı. Müstear adla yazdıklarını ve ölümünden sonra yayınlananları saymazsak, bu üç roman birbirinden şaşırtıcı düzeyde farklı evrenleri, farklı dilleri, bambaşka dertleri olan metinler oldukları kadar, yine aynı ölçüde şaşırtıcı biçimde aralarında tematik süreklilikler bulunan, yer yer birbirine yakın meseleleri “dert” edinmiş metinler. Belki bunlardan daha şaşırtıcı olan ise, kolaylıkla evrenselleşmiş edebiyatın terimleriyle düşünülebilecek yahut düşünce tarihinin en kadim, en bilindik gerilimleriyle okunabilecek metinler olmasına karşın, ortalamanın biraz üstünde edebiyat okuyucusu açısından pek de tanınmıyor olmaları. Yani, pekâlâ öyle de olabilecekken, edebiyat alanı içinde köşe taşı olarak görülmemiş, belki biraz da kadri bilinmemiş metinler olması. Söz gelimi, İsa’nın Güncesi mükemmelen anti-modern (dolayısıyla, haliyle modern) bir distopya, kafkaesk bir bürokrasi eleştirisi gibi okunabilecekken, Gizli Emir pekala aynı hattan ilerleyen, ironiyle yüklü bir totaliteryanizm romanı olarak okunabilir. Raziye ise biraz ayrı mesele. Ondan bilahare bahsetmek gerekecek.      

AKSU  

Okuma grubunda kitaptan değil de yazardan gidelim diye düşündüğümüzde neden MCA’yı seçmiştik, hatırlamıyorum şimdi. Bence iyi yapmışız ama. Adamı şair olarak bilirken romanlarının müthiş olduğunu keşfetmek… Şu “müthiş” lafı da örtü gibi aslında değil mi, ne dediğin belli olmuyor. Sanıyorum üçümüzü de çarpan şey, bu romanların avangard metinler olmasıydı. Hem tabii dil açısından ama asıl mesele ettiği şeyleri düşünerek.

Dediğin gibi, birbirlerinden epey farklı ama bir o kadar da süreklilik içinde düşünülebilir romanlardı İsa’nın Güncesi, Raziye ve Gizli Emir.

Biz bunları “doğru sıra” ile okumadık aslında, bilmiyorum yazılma sırası mıdır doğru sıra ama…

EMEL

Eğer yazılma sırasıyla okusaydık aynı biçimde görebilir miydik romanları bilemiyorum. Gizli Emir, İsa’nın Güncesi’nin yazılması için yazılması zorunlu olan bir pre-roman çünkü. İrrasyonalite üzerine kurulu bir hiyerarşinin içinde yok olan karakterlerin oluşumu ve toplumun/kitlenin failliğini nasıl yitirdiklerinin öyküsü Gizli Emir’de doğmuş, İsa’nın Güncesi’nde büyümüş, serpilmiş gibi görünüyor. O hikayeyi en iyi şekilde anlatmadan bırakmamış MCA. Raziye ise dikkatli bakıldığında devamlılıklar içerse de, önceki romanlarla bambaşka bir evreni olan bir roman. Onu bilahare konuşmak gerekir hakikaten.

Yazıldığı dönemin kurumlarını, devletini, ideolojik duruşlarını yüksek bir yerden izlermiş gibi yazmış MCA. Sanki anlattığı herkese eşit mesafedeymiş, ama hiçbirine değecek ya da sevecek kadar yaklaşmamış yazarken. Bu konu da üçümüzün arasında bir takım fikir ayrılıkları da yarattı gerçi tartışırken; kimimiz bazı karakterlerin Melih Cevdet’in kendisi olduğunu hissettiğini de söyledi. Bana çok öyle gelmedi. Bu kadar dışarıdan bir gözmüş ve sesmiş gibi yazması beni çarpan şeylerden biriydi zaten. Dedim ya, yüksek bir yerden biraz da bunalarak, öfkeyle, biraz kayıtsız izlemiş bir göz. Anlattığı evrenler “kent” olarak adlandırılınca, kentin ara sokaklarından birindeki yüksek bir apartmanın balkonundan bakan bir gözden bahsediyorum.

GÖZE

Raziye üzerine bir şeyler söylemek isteği bu konuşmanın sonuna kadar ağır ağır sızıp en sonunda patlayarak akacakmış gibi geliyor. Şu anda da üzerimde Raziye konusunda bir şeyler söylememenin baskısı var. Nedense, en sona onu bırakmak gerekiyormuş gibi geliyor.

Diğer iki romanın, yani Gizli Emir’in ve İsa’nın Güncesi’nin varlığı başlı başına şaşkınlık sebebi gibi geldi bana, hatta yer yer bize. Neden, ondan bahsedeyim.  Türkçe edebiyat sever pek çok okuyucuya malum olduğu üzere, 1970’lerin edebiyatı diye bir şey var. Büyük ölçüde toplumcu gerçekçilik baskısında ya da ona gönüllü, muhalif, ama muhalif oluşunu daha kalın, daha belirgin, daha görülebilir damarlar üzerinden kuran, öyküsünü öngörülebilir çatışma hatları üzerine kuran. Oysa MCA’nın bu iki romanında, “zamanın ötesinde” bir şey var. Zamanaşırı demeli belki de. Yukarıda evrensel edebiyatın temaları diyerek kastettiğim de biraz buydu. Emel’in dediği gibi, Gizli Emir, İsa’nın Güncesi’nin bir temrini gibi okunuyor. Kente, mekana (ki o mekan parça parça edilmiş iki romanda da, buna da ayrıca değinmek gerekiyor belki) dair hiçbir belirgin iz olmasa da, anlatılan modern bir kentin (olası ki Ankara’nın) koyu renk takım elbiseli, kravatlı, sıkıcı adamlarının (ve kesinlikle adamlarının!) belirli bir rasyo çerçevesinde irrasyonel yapıp etmelerinin, dünyanın modernlikle hemhal olmuş yerlerinin neresine koyarsanız koyun, sakil durmayacak hikayeleri. Bahsedilen 1970’lerin Berlin’i de olabilir, Londra’sı da, Kahire’si de.

Ama Gizli Emir’in bir farkı var diğerinden yine de. Gizli Emir bir “darbe romanı”. İlk bakışta, tarihi atlarsak pekala bir 12 Eylül romanı denilebilir. Oysa 1970’te yazılmış. İhtimal ki, 1970 muhtırasının ayak seslerinin duyulduğu zamanlarda. İsa’nın Güncesi’nin anlattığı ise, bu totaliteryen izleğe henüz değmemiş, topyekün bir modern akıl, modern toplumsal örgütlenme eleştirisi olması. Hani öyle ki, Weber okusa, kendisinden çok çevirmeni Parson’ın ünlü ettiği “demir kafes” kavramından daha açıklayıcı bulurdu bürokrasiden ne kastettiğini açıklaması açısından!

AKSU

Bir yandan da, Gizli Emir’in irrasyonel AYOT’u (Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı), bana İsa’daki kurumdan daha enteresan geldi. İkincisi, senin de dediğin gibi, Weber’i, (daha da fazla, Kafka’yı) hatırlatırken, ilki bambaşka yerlere gidiyor gibi – hani High Rise diye acayip bir film vardır; rüyada mıyız, kafamız mı iyi, bu ne şimdi anlamayız (hatırlayın, Gizli Emir’i konuşmaya başlarken üçümüzün dilinde de “bu neyin kafası” türünden bir şeyler vardı!)

Bir yandan karakterler fazlasıyla tanıdık, hani elini uzatsan kim olduğunu anlayacaksın – başyazar, eleştirmen, ressam, anne… Bunu 70’lerde de, 80’lerde de yaptılar aslında, karakterlerin “temsili tip” olduğu metinler – dönem romanı denince benim aklıma öyle şeyler gelir. Ama bu, yine dediğin gibi, dönem romanının ötesine geçen, zamanı da mekanı da aşan bir metin (rüyalar da öyle değil midir?!). Bir yandan romanın açılış sahnesindekileri hatırlayın: Kahveci, apteshane bekçisi, çırak, evlenmek isteyen yeğen, bekçi… O sahne, Anday’ın tam da burada, Ankara’da, bu insanların içinde, onları bilerek, onlarla yaşadığını gösterirken, roman ilerledikçe bütün bunların “sahne gerisi”ni de gördüğünü anlıyoruz (Göze buna “toplumsal yapı” diyecektir belki de?). Sahne gerisinin bir noktada rasyonel gibi görünmeyi de bırakan acayip bir kaos düzeni oluşu, bence de darbeyi falan aşan bir gerçeklik düzeyine götürüyor bizi.

Kaos düzeni nasıl bir şeydir? Sanırım olup biten (olup bitmeyen daha doğrusu) bütün o saçma sapan şeyleri mantıklı mantıklı açıklayan insanların anlatılarında ortaya çıkan bir düzen: AYOT’un temsillerden sonra kulise gelip oyuncuları tebrik etmeyi neden yasakladığını da mantıklı bir anlatı içine yerleştirebiliyorlar, gizli emirin birden fazla olmasını da, elli yaş üstündekilere evlilik yasağını da… AYOT’un kendisi bile bu kadarını yapamazdı! Tabii o düzeni en iyi anlatan paragraflar, mekânla ilgili olanlar: giriş katında patlama olduğu için merdiven kapatıldı, ikinci kata çıkıp arka kapıdan geçmek gerekiyor; tabii böyle olduğu için ikinci kattakiler geçiş ücreti almaya başladılar, öyle olunca da… Delilik resmen!

EMEL

Delilik tabii; tam da onu hedeflemiş zaten bence MCA. Biraz delirtmeden, bazı kısımları ölümüne sıkıcı olmak pahasına uzatmadan bırakmamış ki biz de delirelim. Çünkü hep konuştuğumuz bir şey var ya; iyi bir hikayenin fikri ne ise, yani hangi fikirle uğraşmak istiyorsa, o duyguyu yaratmayı başarmış da oluyor diye. Tam da bunu başarmış çünkü bu iki roman. Uğraştığı fikir bürokrasinin rasyonalitesinin irrasyonaliteye dönüştüğü anı, yani o kollektif deliliği anlatmak olan bu iki MCA romanın sesi de, ritmi de o yüzden delirtici. İrrasyonalitenin mantıklı mantıklı açıklanması o kadar uzun sayfalar alıyor ki içinde kaybolup delirmemek elde değil.  Yazar sahici evrenler kurmayı öyle iyi başarıyor ki, okuyucu da uyandırmak istediği his, onun tarif ettiği evrenlerdeki delirmenin bir parçası olmayı sağlıyor. O yüzden bu iki romanı okuduktan sonra da hepimize bir şaşkınlık ve biraz da bu kadar irrasyonalite içinde kaçınılmaz olan yabancılaşma hali gelmişti. Tam ciddi ciddi konuşacakken gelen gülmeler, asla unutamamaktan korktuğumuz absürd sahneler tam da böyle bir delirmenin belirtisiydi galiba.

GÖZE

İrrasyonalite, işte aynı Eichmann’da olduğu gibi, onun başlı başına bir rasyo haline gelmiş olması, insanların onunla ne yaptığı meselesinde yine Gizli Emir’le İsa’nın Güncesi arasında bir fark var bence. İsa’da yine o delilik haline iyi kötü mesafeli bir roman kahramanı var. Romanın sonuna doğru o mesafe biraz kayboluyor diye hatırlıyorum gerçi. Ama Gizli Emir’de en güvendiğimiz, ihtimal ki “solcu”, muhalif kahramanlardan bile hiç beklemediğimiz an’da şüpheye düşüyoruz. Az önce akılllı akıllı sanat tartışan adamlar bir an’da Gizli Emir’in, AYOT’un vs. diliyle konuşmaya başlıyor ve biz dehşete düşüyoruz. Tam da bu nedenle, kitapta Gizli Emir’in geçtiği her yere “söylem” yazsanız hiçbir şey değişmez, hatta Foucault’nun söylemle kastettiğini mükemmelen anlatırsınız gibi gelmişti bana. Yani, “omnipresent”, sen kendini özne sanıp ağzını açtığında senin yerine konuşan bir şey. Hoca’nın hatırlattığı gibi, tabi böyle bir şeyi toplumsal yapıyı anlatmadan yapmak imkansız. O yüzden AYOT evleri de düzenliyor, uykuyu da, evlenmeyi de, meyhane mesaisini de.

Aynı irrasyonalitenin mekansal olarak nasıl işlediği meselesi var bir de. İkinizin de dediği gibi, delirtici. Handiyse epileptik! Birbirine açılan mekanlar, yarım mekanlar, merdiven altında yaşayanlar, AYOT’tan izinli-izinsiz geçişler falan. Bayağı gerçeküstü, söylediğiniz gibi, rüya benzeri. Bana aslında Tol’u hatırlattı biraz ve bayağı merak ettim Murat Uyurkulak bu iki romanı, ama özellikle Gizli Emir’i okumuş mudur diye. Bunu “Tol da Gizli Emir’e benziyor” demek için değil, Tol’un 2000 sonrası roman içinde (bence) büyük hususiyetine binaen söylüyorum.

Bu “tanıdık tipler” meselesine de, yazarın bu insanları tanıdığı fikrine de kesinlikle katılıyorum. 70’lerin romanında o isimleri çok bilindik mekanlardaki konuşmalar vardır hani. Adalet Ağaoğlu, Tezer Özlü, Demir Özlü, Vedat Türkali romanları ilk aklıma gelenler. Tüm bu yazarlar, tanıdıkları, o mekanlarda konuştukları birilerini anlatırlar, bunu içten içe bilirsiniz, sezersiniz okuyucu olarak, ama edebiyat alanındaki sosyal ilişkilere vakıf değilseniz, kim olduklarını bilemezsiniz. MCA’da da benzer bir şey var gibi. Romanlardaki bu insanları tanıyor ve aslında romanlarda bayağı diyalog kuruyor onlarla. Her zaman öyle medeni de değil. Sinir oluyor, gömüyor, aşağılıyor, yetersiz buluyor, yeri geldiğinde okuyucuya rezil ediyor hatta! Mekanlarda da aynı gizli aşinalık. Gizli Emir nerdeyse Ulus’ta başlıyor, İsa’nın Güncesi’nde bayağı bir Sakarya birahanesi mesaisi var gibi misal.

AKSU

Mekânlar çok tanıdık dedik ya, buradan Raziye’ye ilerleyebiliriz sanki. Orada mekân hiç tanıdık değil – ya da bir takım köy romanlarından, Fakir Baykurt’tan falan bildiğimiz bir yer. Ama o da Gizli Emir’deki Ulus gibi, bambaşka bir şekle bürünmüş. Hem tanıdık hem çok yabancı. Hangi köyde ağacın tepesine kurulmuş ev vardır da geceleri merdiveni çekerler!

Biraz da Raziye’yi konuşsak mı artık, hepimizin sabırsızlandığı kitabı?

Şöyle söyleyip sizi sinir ederek kaçayım: Raziye’deki yeğen ile Gizli Emir’de babasıyla tartışan genç arasında bir benzerlik yok muydu?

EMEL

Evet, Raziye küçük bir deniz kenarı köyünde geçiyor ama yine MCA imzası var mekânın kurgulanışında. Yine benzer absürtlük. Nerede merdiveni akşam çekilen bir eve “Uyanış Konağı” deyip, her akşam göndere bayrak çekilir ki? Bu arada peşinen cevabımı vereyim; evet bence de Gizli Emir’deki genç çocuk ile Raziye’deki yeğen kesinlikle aynı sesler. Aynı itirazlar, aynı eleştiriler, aynı solculuk esasen…

Raziye’de, diğer iki romandaki kent distopyası diyebileceğimiz ortamın çok dışında bir mekanda, “modern” ile “modernleşmemişin”, “modernleştirici” ile “olduğu gibi kalmak isteyen” arasındaki gerilimle uğraşıyoruz. Solcu, devrimci yeğen ile belki Kemalist (belki de değil) jakoben (kesin) amcanın temsil ettiği ideolojilerin nesneleri ile mücadelesini anlatan müthiş bir roman Raziye. Bu iki adam arasındaki kadın öyle doğa, öyle vahşi, öyle zaptedilemez, ele geçirilemez bir varlık ki, onu zapturapt altına almak istemenin azmini ve kaçınılmaz başarısızlığını anlatıyor bize. Zaptedilmek istenen, ilgisi, arzusu, bakışı, dikkati bir an için bir noktada sabitlense de asla onların istedikleri gibi yönlendirilemeyen bir şey. Tıpkı amcanın köyle, köylüyle verdiği mücadele gibi. Amca köylü domuz yetiştirsin, satsın istiyor. Kooperatif kurup sera işini büyütmek istiyor. Yüzde yüz köylünün yararına da olsa bu planlar, köylüyü pek de ilgilendirmiyor. Yeniden isim de versen, hakkında uzun-kısa vadeli kalkınma planları da yapsan, köylü de Vedia da bildiğini yapıyor. Elle yakaladığınız an kayıp gidiyor, çok sıkarsanız size saldırıyor ya da kaçıp gidiyor. Sonuç her koşulda başarısız. Aşkla da, akılla da zaptedilmeyen iki şey olarak karşımıza çıkıyor yani doğa.

Aşk yanlış kelime belki de. Göze Raziye’nin bir aşk romanı olduğunu düşünmüştü. Ben yeğenin yaşadığı şeyin aşka hiç yakın olmayan bir şey olduğunu hissetmiştim. Fethetme arzusuyla, anlayamadığına, kavrayamadığına duyulan arzu ve cinsel heves arası güçlü ama geçici bir duygu idi bana geçen. Ama dili öyle şahane ki MCA’nın, okurken hangi duyguyla uğraşıyorsa onu yüzde yüz hissettirdiği kesin okuyucuya da. Yeğen yaşadığı şeyin aşk olduğunun düşündüğünde siz de okuyucu olarak o aşkı inceden hissediyor oluyorsunuz. Raziye’nin bakışıyla anlattığında da o az önceki duygu atmosfere karışabiliyor. Çünkü Raziye’nin ilgisi çoktan dağılmış oluyor. Tabii ki sizinki de.

Raziye’nin dilinin olmaması meselesini konuşmuştuk ya. Ben daha da uzatmadan oraya bir pas mı versem?

 GÖZE

Nihayet geldik Raziye’ye… Sona bırakarak iyi mi ettik, kötü mü ettik, bilmiyorum. Söylenecek çok şey var gibi.

Sizden sonra çok düşündüm. Siz Raziye’nin içinde aşk olan bir roman olmadığını savundunuz, ben Raziye’ye aşk romanı diyecek kadar ileri gittim. Önce şu Raziye’deki aşk, dil, benlik meselesinden gireyim ben de. Raziye’nin bir dili yok, evet. Sadece söylenenlere karşılık söyledikleri var. Sanki sadece şimdiki zamanda ve şimdiki zamanın uçuculuğunu konuşuyor. Geçmişi yok, gelecek zaten hiç ilgisini çekmiyor, handiyse bir kip olarak yok. Hal böyle olunca, bir kimliği ve benliği var mı, diye soruyor insan. “Ben” demeyen birine, benliği olmayan birine, kendini sürekli olarak ötekine mukabil kuran birine aşık olunabilir mi, şimdi düşününce emin değilim gerçekten. Raziye dünya dışı bir varlık; dünyada tanıyabileceğiniz birine asla benzeyemeyecek biri. Sade bir uçuculuk, bir şimdiki zaman, olağanüstü bir derinliği olduğu sanısı yaratan bir “su-varlık”; bu anlamda sadece şeyleri başlı ve sonlu gören medeni insanın bir baş ve son, bir geçmiş ve gelecek arayacağı biri. Ama aslında öyle bir şey yok. Aşk da ulus gibi bir şey; bir geçmiş, bir gelecek, vaat, mit, gelenek, ritüel istiyor. Raziye’nin şahsında bunların hiçbiri yok. O yüzden tartışmada savunduğum hararetle savunamayacağım Raziye’nin bir aşk romanı olduğunu. Ama bir aşığın diline, öyküsüne, imgelemine yakınsayan çok yanı da var. 

Benim için Raziye’de iki mesele vardı. Biri bu dil-benlik-aşk meselesi, diğeri de ta en başta söylediğim, diğer romanlarda da gördüğüm kadim ikilikler meselesi. Doğa-kültür/medeniyet, kadın-erkek, modern ve belki ilerleme-modern dışı diye gidiyor da gidiyor. Tüm bu ikilikleri, Raziye-yeğen, yeğen-dayı, dayı-köylüler, Raziye-dayı arasında görmek mümkün sanki. Bunu yapabildiği için büyük, zamanaşırı ve olağanüstü bir roman bence Raziye. Bir tur daha döneriz herhalde Raziye üzerine. Burada bırakayım ben ama biraz daha konuşurum bu ikilikler meselesi üzerine.

AKSU

Ben Raziye’nin kahramanının dayı olduğunu düşünmüştüm; bir aşk hikâyesi olabilir tabii, Pygmalion’unki de öyleydi! Burada, heykeltraşın çaresizliğine tanık oluyoruz ama; Vedia şişede durduğu gibi durmuyor, akıp gidiyor. Bu bakımdan, evet, su-varlık güzel oldu. O ilk cümle, “sevdalanmaya gidiyormuşum meğer…” tam tuzak; yeğenin hikayenin kahramanı olduğuna bir an bile inanmadım. Anlatıcı o, kahraman değil. Şehirden gelmiş yeğenden başka kim anlatabilirdi ki bütün o acayiplikleri?

Raziye filminde dayıyı Kamran Usluer oynamış; sırf bu seçim bile hikayenin havasını tamamen değiştirmiştir herhalde. Köylülere doğru yolu göstermeye çalışan aydın/önder… Twitter’da sordum, kim oynasa daha iyi olurdu diye, biri Muhteşem Durukan demiş. Tam isabet! Nasıl bir trajedi kahramanı potansiyeli vardır onda.

Dayının deli enerjisi, kontrol manyaklığı, çok pragmatik numarası yapan romantizmi…  Ağaç evin merdivenini indirirken, Raziye’nin peşine adam takarken, domuz işine köylüleri ikna etmeye çalışırken… komik olması gerekir; ama trajik. Onu trajik kılan şeyin ne olduğunu düşündüm. Yaptığı şeye gerçekten inanması değil herhalde; çok komik bulduğumuz pek çok tip de inançlıdır. Dayıda ne var ki gülerken bile hiç hafife alamıyoruz onu?

EMEL

Dayıda bana kalan çok bir şey yok aslında. Sizin yukarıda tarif ettiğiniz bir ağırlıkta kavramadım ben dayıyı. Ciddiye alamadım. Hep en geçici, en sakil, en yersiz yurtsuz karakter oymuş gibi geldi bana. Vedia oralara ait, yeğen zaten büyük şehirden geliyor, ama dayı hiç bir yerli. Bir köyde öyle bir tipten ancak rahatsız olunabilir. Kuyunun başında her sabah üstü çıplak duş almalar, köyün meczubunun aslında uçamadığını kanıtlamak için ergen bir oğlan çocuğu inadıyla iddialara girmeler, çingenelere köylüyü de yanına çekmeye çalışarak savaş açmalar falan… İzlerken ancak içinin ezileceği bir trajedi duygusu bende yarattığı. Siz yukarıda demişsiniz ya heykeltıraşın çaresizliği işte tam da. Belki bir köyde büyüdüğüm için bana çok çizgi bir karakter gibi geldi dayı başından beri. Nasıl Vedia su-varlıksa bu romanda, Dayı’nın mücadele ettiği her aktör de onun otoriter tavrı karşısında aynı akışkanlıkla hareket ediyor; gücü ne meczuba, ne köylüye, ne Vedia’ya ne de çingenelere yetiyor. Yersiz yurtsuz demiştim ya yukarıda, belki de tam da o sebeple, kök salmamak, iz bırakmadan yok olabilmek için evi söküp gidiyor köyden. Terketmiyor ya da satmıyor. Söküyor. Orada hiç var olmamış gibi gitmek yani bu. Hiç iz bırakmamak. Unutulmak istemek gibi.

GÖZE

Dayının sakilliğinden devam edeyim o zaman ben de. Dayı sakil, evet. Bütün o kendinden eminliğinde, kendi bildiklerini boyuna hakikat olarak dayatmasında trajik, belki trajikomik, sakil bir şey var. İnanasınız gelmiyor; köylü de inanmıyor zaten. Tam şu efendisinin önünde eğilirken osuran köle örneğindeki gibi tavrı köylünün. Biraz büyük bir şey söyleyeceğim ama, bana sorarsanız, dayı MCA’nın Türkiye modernleşmesinin bir karakterde vücut verdiği hali. Kuvvetli, baskın ve ceberut mu, evet. Ama aynı zamanda olmamış, sakil, inandırıcılıktan uzak, hatta acınası. Karşısında köylü var. Zora gelmez, sistem-düzen bilmez, umursamaz, dayıya “he” deyip yine kendi bildiğini okuyan. Toplumu olmayan bir modernleşmenin toplumu yani.

Yukarıda aşk bahsinde söz ettim, Raziye’de, nam-ı diğer Vedia’da ne var? Vedia bir defa, yani emanet. Dayının sözde medeniyetinde kalıcı değil. Aşk bahsinde bile tam da medeniyete ya da kültüre ait olanı Raziye’ye giydiremedik. Dili yok, benliği yok vs. diye. Ben Raziye’yi hep kültür ve medeniyetin karşısına ne koyuyorsak, o olarak okudum. Doğa tabi ki ilk akla gelen. Alıp yatılı okula bile götürsen, geri gelen, üzerine beton bile döksen betonu çatlatıp büyüyen ağaç. En nihayetinde hiç olmadık yerde “özüne” dönüyor zaten; kalkıp çingenelerle gidiyor. Kentli yeğenden fersah fersah uzak, zaten hiç onun olmamış, belki en fazla kendini sevdiren ama o kadar.

Romanda esas gerilim dayı-yeğen gerilimiymiş gibi duruyor ama aslında tüm bu kadim gerilimlerin arasında yine en yüzeysel olanı. Ben onu da MCA’nın Kemalizm’le dövüşü olarak okudum hep. Kemalizm’le hesabını gören devrimcinin sesiydi yeğen. Dayının köyün delisiyle ne alıp veremediğini soran sahih, halkçı bir ses. Zaten ip de köyün delisi meselesiyle kopuyor ikisi arasında. Kafa tutuyor ama kırılacak, çok belli. Naif, kırılgan ve en önemlisi genç ve tecrübesiz (Yeri gelmişken, evet, kesinlikle Gizli Emir’de babasıyla tartışan genç figürün roman kahramanı olmuş hali.  Bu üç romanı arka arkaya okumanın en güzel yanlarından biri, MCA’nın evrenini nüveden kahramana izlemek oldu hatta).

AKSU

Bir yandan da o su-varlık nasıl bedenden ibaret, değil mi? Vedia’nın emanet demek olduğunu sen söylemiştin. Kimin emaneti? Hayal meyal haberdar olduğumuz bir anne var, onun dayı ile ilişkisini tam olarak bilemiyoruz. Belki de bir Demeter-Persephone-Hades kurgusudur bu, olamaz mı yani?!

Ben bu romanın kahramanının dayı olduğunu düşündüm hep. Ama eğer yeğense, acayip bir üçgene dönüşüyor hikaye: doğa/su/beden ve Kemalizm/aydınlanmacılık temsilleri karşısında solcu! Biriyle didişiyor, ötekine aşık olduğunu düşünüyor, ikisini de hiç anlamıyor!

Dayıyı sakil bulmadım aslında, sadece Raziye’yle ilişkisinde biraz acıklı haldeydi, belki biraz da köyün delisiyle. En önem verdiği iki kişi onlardı, ikisiyle de başa çıkamadı! Deliyle uğraşması söylediği sebepten değil (köylülerin batıl inançlarını beslemesi) de onun kendisinin uçtuğuna inanmasına tahammül edememesindendi sanki; uçmadığını itiraf etmesi için o kadar uğraşması falan…

Köylülerin kendisini idare ettiklerini biliyor ve bunu olağan karşılıyordu; yeterince ısrarcı, yeterince sebatlı olursa istediğini yaptırabileceğini düşünüyordu sanırım. Ateşçilik yapmış adam sonuçta (Hades!).

MCA’nın denemelerini ve gazete yazılarını okumalıyız belki de, bu romanları yazdığı sırada onu ilgilendiren şeyler nelermiş, neleri dert etmiş diye.

Baştan da konuştuk ya, adam kadri bilinmemiş bir romancıymış meğer; hangi geleneğe dahil edilebileceğini düşünemedim bile. O kadar biricik.


[1] Bundan sonra MCA diyeceğiz.

[2] Bu konuşma Melih Cevdet Anday’ın kendi adıyla yayınladığı üç romanı üzerinedir. 1965’te yayınlanan Aylaklar’ı okumadığımız için o konuşma dışıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s