Ordan Burdan

“BİR EFLATUN” DİRİM

Amargi, Sayı: 30, 8 Eylül 2013

Meral’e ve diğer tüm kadın direnişçilere

Gezi direnişi en çok şaşkınlık demek benim için; hiçbirimiz bilmiyorduk 31 Mayıs günü ağlayarak, en hafifinden içimiz sızlayarak izlediğimiz görüntülerin bir halk isyanının ilk görüntüleri olacağını. Ankara’da 31 Mayıs günü saat 19.00 için yapılan Kuğulu Park’ta toplanma çağrısına kadar hayat olağan biçimde akıyordu işte. Bir grup kadın, öğle tatilinden biraz çalıp bir yerlerde rakı içmeye gidiyorduk, kendimizin yoksa eşimizin dostumuzun derdine hâlleniyorduk, sonra da ofislerimize dönüp türk kahvesi içiyorduk. 

Hayatımda ilk kez bir eyleme – eylem demeye de pek dilim varmayacakmış meğer – çakırkeyif gittim. Sıra dışı olan bir tek benim demlenmişliğim olsa iyi; gittim ki, her şey bir tuhaf. Şu kadar yıldır Ankara’dayım, Kuğulu Park Ankara’nın en önemli eylem alanlarından biri olacak deseler güler geçerdim. Şimdilerde Ankara’nın kent merkezleri birer birer “sınıf düşüyor”, ama işte, Kuğulu Park dediğin Ankara’nın en ‘beyaz’ yeşilliklerindendir. Dolaşıyorum parkın içinde; öbek öbek Kemalist teyzeler, amcalar… E, olağan diyorum, burası Küçükesat – bu kadar dar bir yorum yapabiliyorum henüz, evet. Park gittikçe kalabalıklaşıyor. Altı üstü bir avuç yeşilliği işte Ankara’nın, bu park bu kadar büyük müymüş yahu? Bir ara yanımda üç hilalli bayrakla, elini kurt işareti yapan gençten birkaç adam gördüm. Hep karşı karşıya durmuştum bu adamlarla, şimdi yan yanayız. Hepsi bir yana da, bir şey var, başka bir şey. Beni de içine alıyor. Şarkıdaki gibi, “hani herkes arkadaş”… “Dişim ağrıyor” desem yüz kişi koşacak elinde ağrı kesiciyle. Şaşkınım. Dedim ya, her şey bir tuhaf. Ben çakırkeyif olsam n’olacak… 

Aklımız İstanbul’da, haber alalım diye telefonlara bakıyoruz, telefonlar çalışmıyor. Hayatımda ilk kez orada duyuyorum “jammer” kelimesini, sonraki günlerde de hiç unutmuyoruz zaten. Haber geliyor bir yerlerden, Radikal yazmış, dört bin kişiymişiz Kuğulu Park’ta. Bizim kadınları görüyorum, konuşuyoruz. Üzgünüz, öfkeliyiz ama hepimizin ağzında tutamadığımız bir gülümseme. Ertesi gün öğreneceğim, o uçurtmanın bir de kuyruğu varmış; insanlar Kuğulu Park’a girememiş, Tunalı Hilmi doluymuş, on beş bin kişi toplanmışız o gün. Hani nicedir en iyi ihtimalle birkaç yüz kişi bulunmuşuz ya “adetyerinibulsunyükselcaddesibasınaçıklamaları”nda (küçümsemek için söylemiyorum ama eminim her birimiz düşünmüştür, çoğu kez kendimiz çalıp kendimizi söylediğimizi), hani bir de “adamını topla gel” demokrasisi ya bizimkisi, biz üç kadın bir seviniveriyoruz.   

Geçen haftalarda Radikal İki’de yazmıştı biri (14 Temmuz, İsmail Güzelsoy), Gezi Direnişi’ni romantize etmeden anlatmak çok zor, diye. Öyle de hakikaten. Kaldı ki niye romantize etmeyelim? Hayatımın en umutlu, hayatımın en güçlü, en büyülü günlerini geçirdim ben. Sigara dumanı tutmuş öğrenci evlerinde Ahmet Telli’nin şiir kasetinden “o kadar azız ki mutluluk bile bizden çok” dizesine içlenip durmuş bir nesiliz biz; biraz hakkımız olsun romantik bir isyandan bahsetmeye.

Döneyim Kuğulu’ya. Eylem dediğin biter. Öyle sandığımdan, Tunalı’da eylem devam ederken ayrılıyorum ben. Eve geldikten birkaç dakika sonra haber geliyor ve gelen haber, önümüzdeki on beş-yirmi gün boyunca en sık söylediğimiz, duyduğumuz cümleye dönüşüyor: “Müdahale var”. Gerisingeri çıkmaya hazırlanıyoruz. Madem evdeyiz, bir işe yarasın diye hazırlıklı çıkalım diyoruz. Önce Yunan direnişçilerden, sonra Gezi direnişçilerinden öğrendiğimiz üzere, spreyli Cam-Sil şişesine yarı yarıya Talcid-su karışımı hazırlıyoruz. Kıyıp dökemediğimiz Cam-Sil’i de bir bardağa boşaltıyorum. Bırak yarım şişe Cam-Sil’i lavaboya döküp dökmemeyi, uyumanın ya da yemek yemenin bu kadar önemsiz hale geldiği bir hayatı daha hiç tanımıyoruz. Bunu niye anlatıyorum? Burası benim direnişimin takviminin hikâyesi. O yarım şişe Cam-Sil o bardağın içinde duruveriyor direniş bitene kadar. Gün gün buharlaşıyor. Bardağın içinde azalıp duran sıvı benim direnişimin takvimi oluyor. Sonra mı? Sonra hiçbir işe yaramadığını hemen o gece öğreneceğimiz bir liralık maskelerimizi de yanımıza alıp çıkıyoruz.   

Her şey Ankara’nın Kızılay’dan Tunalı’ya, Güvenlik Caddesi’nden Ayrancı içlerine, bir gecede polis cumhuriyetine dönmesiyle başladı. O gece öğrendik hangi maskenin en çok koruduğunu, portakal gazına neyin, biber gazına neyin iyi geldiğini. Donanımlıyız ama o şaşkınlık hala akıp gitmiş değil üzerimizden. Sokak sokak dolaşırken bayağı şaşkınız; bir dalga bizi sürüklüyor ama, bilemiyoruz nereye gideceğimizi. İçimizden biri “Tunalı” diyor, Tunalı’ya doğru çıkıyoruz. Çıkıyoruz da biraz moralimiz bozuluyor. Cadde işgal edilmiş, ne alâ. Yalnız pek az kadın var ortalıkta. Tunalı yukarıdan aşağı nara atan adamlarla dolu; elli yıldır memlekette içki içmek yasakmış da, bu yasağın kaldırıldığının ilk günüymüş gibi. Kaldırım kenarına dizilmiş yüzlerce bira şişesi. “Bizim Ankara’nın direnişi de böyle olacak herhalde” diyorum içimden. Yanımdaki arkadaşla biraz homurdanıyoruz: açıkçası, anlamakta güçlük çekiyoruz bu “gevşek” kalabalığa “tenezzül etmesi”ne polisin. Ama işte Ankara’nın farklı yerlerine yayılmış (Tunalı-Kennedy ve Kızılay) bir direnişti bu ve Kuğulu Park’ın çevresinde toplanan kitle “nev’i şahsına alkollü” özelliğini korudu direniş boyunca. 

O gece kaçışıp duruyoruz Meclis Parkı’ndan Güvenlik Caddesi’ne, Tunalı’nın üst sokaklarından Esat Caddesi’ne. Galiba o gece başka bir ülke oldu Ankara. Hiç tanımadığımız insanlarla birkaç dakikada aynı korkuyu duyuyor, aynı korkudan koruyoruz birbirimizi. Her şey çok yeni, her şey çok alışıldık. Aylardır geceleri kol kola direnirmişiz gibi. Kaçışırken kaçışırken bir teyze sarkıyor pencereden: “Aslanlar, aferin size aslanlar!”. Her şey hala çok tuhaf. Ben o kadar alışmışım ki solculuk ederken bana bakan insanların gözünde korku, yüzünde az buçuk küçümsemeden gayrısını görmemeye. Dur daha, yarın olacak, ondan sonraki gün olacak. Bu daha ne ki…

Bugünlerde en çok kayıt tutmuş, arşivlemiş olanlara minnet duyuyorum. Her bir günün her bir an’ını hatırlamak isterdim mümkün olsaydı. Ama öyle an an anlatmak ne mümkün. Üstelik hangi bir insan yüzü, hangi bir coşku… 

Yürüdüğümüz onca yola rağmen zerre yorgun değiliz eve geldiğimizde. Sabaha bir haber, bir de görüntüyle uyanıyoruz. Mutfak masası her zamanki aleladeliğiyle durup dururken, biz başında başka insanlara dönüşüyoruz. O kadar mütevazıyız ki isyan söz konusu olduğunda, direnişin dış basında haber olduğunu duyunca şaşkınlıkla birbirimize bakıyoruz. Üç-beş kişilik yalnızlıklardan tükendiğimiz zamanlar olmuş. Şimdi Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçen yüzbinlerin görüntüsü var gözlerimizin önünde. Herhalde orada büyüdük işte biz, değil mi Berfin? Gözlerimiz doluyor. “Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini!” Ankara dışından ablam arıyor çıkmadan. Benim bildiklerimi o bana, onun bildiklerini ben ona anlatıyoruz telefonda; ikimiz de “duydum”, “gördüm”, “biliyorum” demiyoruz birbirimize. Sessiz bir anlaşma var aramızda; ikimiz de birbirimizin coşkusuna kıyamıyoruz, kimse kimsenin masalını bozmuyor. 

Kızılay’a inmek üzere evden çıkıp civar hırdavatçılarda eli yüzü düzgün bir maske aradığımız dakikalarda Ethem vurulmuş. Her Allah’ın günü ayak bastığımız yerde. Kim bilir hangi telaşla nerelere yetişmeye çalışırken defalarca geçtiğimiz yerde, o telefon kulübelerinin orada. Kızılay’a indiğimizde henüz bunu bilmiyoruz ama. O saate kadar, mesela, Nazım’dı diyelim direniş; hani az daha gözü kara, cesur. O saatten sonra Edip Cansever oldu; kokulu, kıvamlı. Ölüm oldu. “O çocuklar büyüyecek Ahmet abi” dedilerdi. Çok istemiştik ama inanamamıştık. Büyümüşler sahi. Sayfı Ana’nın, Emel Anne’nin, Hatice Anne’nin elinde yıl yıl büyümüşler; sonra öldürüldüler. 

Ölümden, direnişin en heybetli iki gününe döneceğim: 1 ve 2 Haziran’da Ankara’ya. Gerçekte de böyle oldu zaten; Ethem’in komada olduğunu, Mehmet’in öldüğünü, 14 yasındaki Berkin’in başından vurulduğunu sokakta öğrenip sokağa döndük.   

Otursam sayfalarca yazarmışım gibi gelmişti o Cumartesi ve Pazar günü yaşadıklarımızı. Anlatayım istedim; kim bilir kaç cümle yazdım, kaç cümle sildim. Anladım ki, henüz bir dili yok benim için o iki günün. Gözümün önünde kopuk kopuk zaman parçaları, görüntüler, en çok dayanışmayla büyüleniyorum. Kim bilir kaç taksitte aldıkları otomobillerinin plakalarını kapatıp hastanelere yaralı taşıyan genç çift, mesela. Ellerinde sirkeli su dolu leğenlerle dükkânlarının önüne çıkıp direnişçilerin yüzünü yıkayan Kızılay esnafı. Kızılay’ın ara sokaklarında gördüğün her insanın ya Kızılay Meydanı’na inen ya da biraz soluklanmak için Kızılay’dan Kocatepe taraflarına doğru çıkan direnişçiler olması. Ele geçen ilk düz yüzeyin üstünde taşınan yaralılar. Direnişçilere su dağıtan kebapçı. Ve diğerleri. RTE nefretle konuşmaya devam ediyor; o zamanlar buna hala şaşırıyorum. Başına alabileceği en büyük belayı aldı ve bunun farkında, diyorum, ondan hırçınlığı. Kerhen de olsa, insanlara sokağa çıktıklarında bir şeyleri değiştirebileceklerini öğretti.  

Ama Pazar günü farklıydı. Farklıydı çünkü bir gecede savaşmayı öğrettiler hayatında ilk defa sokağa çıkmış insanlara. Haftalarca provasını yapsak o kadar aksamadan yürütemeyeceğimiz bir dayanışmanın içinde buluyoruz kendimizi Kızılay’da. Gün içinde eylem alanından yukarılara, yukarılarda eylem alanına gidip gelmekle geçiyor yine. Hava kararmaya yakın Yüksel Caddesi’nde alana giren herkesin derhal bir yerinden dahil olduğu bir kolektif var. Tıp öğrencileri ve hekimler revirlerde yaralılara bakıyor. Bir kısım insan aşağı yukarı birkaç dakikada bir yaralı taşıyor revirlere. Başkaları barikat başındaki arkadaşlara yiyecek ve su götürüyor. Ellerindeki Talcid karışımı şişesini havaya kaldırıp bekleyenler barikattan gelenlerin elini yüzünü temizliyor. Birileri barikat için malzeme topluyor; diğerleri Ziya Gökalp’teki ve Yüksel Caddesi çıkışındaki barikatlara o malzemeleri taşıyor. Gidip gelenlerden biri biraz tökezlese basında yardım etmek için biri bitiveriyor. Lacivert üniformalılarla beyaz maskelilerin savaşı. İşte o savaşın bir cephesi Yüksel Caddesi. Bu “örgütsüz” dayanışma polisin barikatları aşıp caddeye girmesine kadar sürüyor. İşte o, direnişçilerin polis şiddetiyle en sert biçimde karşılaştıkları gece oluyor. 300 civarı gözaltı veriyor o gün Kızılay. Revirler basılıyor, içlerine biber gazı atılıyor. Polisler sokak sokak gezip insan avlıyorlar. Biz, işyerine belki yüz kişiyi alıp saklayan bir esnaf sayesinde kurtuluyoruz o akşam polis şiddetinden. Aradan bir-iki saat geçtikten sonra çıkıp arkadaşlarımızla bir araya gelmeye çalışıyoruz. Üç kadın yürüyoruz Ziya Gökalp Caddesi’nde. Beklenmedik biçimde bir toma ve bir alay polis çıkıyor karşımıza. Az önce saklandığımız yerde öğrenmişiz neler yaptıklarını, yapabildiklerini. Artık korku daha koyu. O gece Kızılay’da olan her bir insanın direnişçi olduğu şüphe götürmez elbette. Bizi ve arkamızdan gelen birkaç kişiyi görünce hep birlikte bağırmaya başlıyorlar: “Che’nin piçleri yıldıramaz bizleri!” Bu bilenmişliğe şahit olmak sonraki günlerde polisin artarak sürecek şiddeti konusunda bir fikir veriyor. 

Sonraki günlerde dağılarak devam ediyor Ankara’da direniş. Uzunca bir süre Kennedy’de polis saldırısı devam ediyor. İlerleyen saatlerde çatışma Kuğulu’nun ara sokaklarında sürüyor ve sonra bu bir rutine dönüşüyor. Kuğulu Park’ın içinde bir yaşam alanı kurmuş ve o alanı kararlılıkla muhafaza etmeye çalışan arkadaşlara pek çok gece sabaha karşı polis saldırıyor. Kızılay Meydanı’na her inildiğinde aynı şiddet. Dikmen, 100. Yıl, Mamak’ta direniş sürüyor. Dikmen halkı hiç geri çekilmiyor ve polis şiddeti Dikmen’de çoluğuyla çocuğuyla sokağa çıkmış insanların üstünden hiç eksik olmuyor. İlerleyen günlerde Ankara’daki sistemli polis şiddeti devam ederken bir yandan da keyfi polis terörü sürüyor. Durakta bekleyen insanlara su sıkan tomalar, aramalar; sonrasında gözaltılar, tutuklamalar. 

Ankara’dan polis şiddeti hiç eksik olmadı. Öyle ki bazen küskünlük duyuyoruz Taksim’dekilere. Bir de Kızılay’da çatışma varken, aşağı yukarı her gece Tunalı’da açık hava partisi yapanlara. İstanbul’dan şenlik haberleri gelirken, Ankara pek çok gece onlarca yaralı veriyor. 

Yavaş yavaş küçülüyor direniş kitlesi. Hepimiz aynı şeyi hissediyoruz: evde durdukça suçluluk duygusu kaplıyor içimizi, evlere sığamıyoruz. Tunalı-Kennedy arasında mekik dokuyup ‘kitle’ arar halimize bir yandan gülüyoruz, bir yandan, kimse birbirine söylemiyor ama, hüzünleniyoruz biraz. Direnişin bittiğini kabullenemiyoruz. Biri çıkıp yüksek sesle söylese kabul edip evlere dağılacağız. Arada kalıyoruz. O günlerden sonra “normal” hayata dönmekte hayli güçlük çekiyoruz. Haftalar sonra evi temizlediğim ilk gün inanıyorum olağan hayata döndüğüme. Yine de arada sıçramalar oluyor. Birbirimizden ayrılırken arkadaşlarıma “Ankara’da sokak direnişi bitti, artık kabul edelim” dediğim gecenin ertesinde binlerce insan Kennedy’de toplanmış oluyor. Taksim’dekilerin o güne kadar olmadık polis şiddetiyle parktan dışarı atıldıkları 15 Haziran gecesi Kennedy’de öfkeyle sivrilmiş binlerce insan toplanıyor. Tomaların önüne oturan CHP milletvekillerinin yüzü suyu hürmetine o gece şiddet görmeden dağılıyor kalabalık. Ve sonra o sıçramalar da kesiliyor. Polis şiddeti son bulmuyor ama. Tunalı’dan aşağıya yürüyüşe çıktığın bir gece tomaların önünde, biber gazi içinde buluveriyorsun mesela kendini. Hoş, artık herkes kalaylı; sen sokakta kalıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, kolundan tutup seni içeri çekiveriyor esnafın biri. Yakınlıklar da çabuk çabuk; kolundan çeken berberin dükkânında çilingir sofrasının ortasına düşüveriyorsun işte.         

Peki, bize ne kaldı? Bu sorunun çok uzun bir cevabı var ama ben daha kişisel şeylerden bahsedeceğim.

Bunca şiddetin ortasında ve “biz” ve “onlar”a mahkum edilmenin çaresizliğinde direniş biraz da anlamayı öğretti bize sanırım; “empati” kelimesi bunca kirlenmemiş, kişisel gelişim kitaplarının içinde hiçleşmemiş olsaydı, “empatiyi öğrendik” derdim. Şu memleketin cümlemize armağan ettiği “kırmızı çizgileri”imiz biraz silikleşti belki. Ya da silikleşti demeyeyim de, başkalarının renkleriyle karıştı. Elbette bu bir ittifaktı, hiçbir zaman yekpare bir kitlesi olmadı direnişin ama biz de siyasal ergenliğimizden ve onun sivilceli sertliğinden biraz sıyrıldık galiba. En nihayetinde, düştüğünde yanında bulduğun, gazdan boğulmamak için koşarken peşinden gittiğin insanlar, alıştığımız üzere, bizim cemaatin insanları değildi çoğu kez. Koşan, düşen, yaralanan hiç kimsenin yekdiğerinden farkı da yoktu ve hepimiz bunun farkındaydık. 

Şimdilerle direnişte yoldaşlık ettiğimiz kadınlarla kopamıyoruz birbirimizden. Bir araya gelmek, bir arada olmak, direnişi konuşmak gördüğümüzün bir düş olmadığını hatırlatıyor bize her keresinde. Biz değiştik; aramızdaki bağlar da değişti. Direniş boyunca “güven” duygusu bütün süsünden püsünden, kirinden pasından kurtuldu mesela. Güven o günlerde çıplak bir şeydi. Gündelik içinde, bakışmaların, sözlerin, sınanmaların ve cümle küçük oyunların içinde kıvranıp durmuyor artık. Bir soruya bakıyor: Elini tutan kimdi? Hasılı, yıllarca uğraşıp didinip kurduğun dostluklar, o günlerde birkaç dakikada kuruldu; o günlerin ortak hafızasına sahip olmayan biriyle de ayni kabileden saymakta güçlük çekiyorum kendimi.      

Ankara benim için artık iki ay öncesinin Ankara’sı değil. O caddeler, bir-iki istisna dışında o bezdirici biçimde birbirine benzer sokaklar artık aynı cadde, aynı sokaklar değil. Kerterizlerimiz değişti. Artık isimleriyle değil, direniş an’larıyla anılıyor mekânlar. Bilmem ne gecesi saklandığımız apartmanın ya da kaçarken bizi evine alan adamın sokağı, sprey boyayla kepengindeki küfürleri sildiğimiz dükkân, gözlük aradığımız hırdavatçının ora, birbirimizi kaybedersek buluşacağımız kafe… Hiç bakmadan, dikkat etmeden bastığımız kaldırımlar günlerce evin salonundaki koltuktan daha alâ yer olmuş hepimize. Şehir evimiz olmuş. Artık daha buralı hissediyorum kendimi. Memleketim oldu Ankara, şu meşhur deyimle, doyduğum yer.  

Zaman da öyle oldu hatta. “Günlerin adı yaşanılan olayların değerine göre değişebilir” diyor Yusuf Atılgan Aylak Adam’da. Artık o gün, o gece olanların ağırlığıyla ölçülüyor zaman. “O Cumartesi” ve “o Pazar” var artık hayatımızda ya da “Kennedy’den Bulvar’a girdiğimiz akşam” mesela.  

Benim gibi sözün zaman zaman ağızda çürüyüp koktuğunu, ufalanıp dağıldığını hissedenler için konuşmak, tartışmak da başka şeydi direnişte. Söz yeniden kıymet kazandı en saf haliyle. O kadar yürekten söylemeyeli, gözlerimi kırpmadan karşımdakini dinlemeyeli çok zaman olmuştu. Evirip çevirip laf dolandıracak, sidik yarıştıracak, sözü apolet gibi omuzlarda taşıyacak zamanlar değildi. O an’da konuştuklarımız, az önce etimize değmiş olandı çoğu zaman. Söylediğimiz, tartıştığımız her şeyde sokağın dişinin, tırnağının izi vardı. Gerçekten çarptığını duyduk seslerimizin birbirine. Söz söyleyeninden boşandı; yani, neyi kimin söylediğinin pek bir önemi kalmadı. Şaşırtacak kadar da kısa bir sürede de öğrendik eski dille yeni konuşmayı: Bu adap sürdürülmeye çalışılıyor hala halk forumlarında. 

Kadın olmak bile başka bir deneyime dönüştü. Yok, o kadar iyimser olmayın; “dönüştü” dediysem, sadece bir süreliğine. Cepheye mermi taşıyan Nenehatun ya da “devrimci bacı” olmak arasına; gündüzün aydınlığıyla gecenin tekinsizliği arasına; tacize sessiz kalmamak üzerine konuşurken mangalda kül bırakmamakla, yürürken laf atana sırf o güneşli günde sinirin bozulmasın diye ses etmemek arasına sıkışmıştık; velhasıl, kadınlığımızla sokaklar arasında fena halde sıkışmıştık. Daha kürtajı, “üç çocuk”u, aile bakanlığı, “kız mı kadın mı”sı var, onları hiç söylemiyorum. Direnişte özgürleştik. En çok sokaklarda saatin kaç, saat kaçta hangi sokağın karanlık hangi sokağın güvenli olduğunu, oturduğum yerden kaçta çıkarsam eve gidebileceğimi düşünmeden sokakta olmayı özleyeceğim sanırım. Salyalı bir erkeklikle küfür ettiğinde “küfürle değil, inatla diren” diye slogan atarak susturduğumuz adamların mahcubiyetini görmeyi bir de. Sözümüz hiç bu kadar dolaysız değmemişti erkeklere; ettiğimiz sözün karşılığını hiç bu kadar kısa sürede almamıştık. Yanımda yöremde hiç tanımadığım adamlara baktım durdum direnişte. Aralarından birileri bir kadını taciz etmiş midir daha önce? Saflık etmeye lüzum yok; etmiştir elbette. Ama oluyormuş demek ki; hemen oracıkta inşa edilmiş bir ahlâk pek de ala olabiliyormuş yerleşik, “genel ahlâk”tan.         

Halâ söylenecek çok söz var; söyleyeni de eksik olmuyor neyse ki. Daha çok konuşacak, daha çok yazacağız. Benim hikâyem de bir dil bulacak elbet bir zaman sonra kendine. Şimdilik bu kadarını anlatabildim.   

Behçet Aysan’la başlamıştım, onunla bitireyim. “Bir eflatun ölüm” şiirin son dizesidir, “değişen hiçbir şey yok, ölüm hariç”. O gideli yirmi sene olmuş. Bir ay içinde, yirmi senede değişmeyecek kadar çok şey değişti burada. Ölüm hariç.     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s