Tüple Dalmak

“Su gibi ol, arkadaşım”…

En yakınımızdakinden, en uzağımızdakine, bütün dünya bize fit olmamızı öğütlüyor. “Çok fitsin”ler, “Yaza biraz fit gireyim dedim”ler, “Ahdım var, bilmem ne kadar zamanda iyice fit olacağım”lar havada uçuşuyor. Ne tür bir sosyal etkileşimin içinde olduğunuzun da bir önemi yok, kulak kabartmanız yetiyor. Nedir şu fit, allah aşkına?

Durun, hemen sıkılmayın, bu bir biyopolitika yazısı falan olmayacak. Dert o değil. 

Gündelik hayat Türkçesinde “fit” deyince gözümüzün önüne bir fantezi geliyor. Olmayan göbekler, selülitsiz bacaklar, kalkık popolar falan filan. Fantezi, çünkü bunlar yokluğunun arzuyu kamçıladığı şeyler. İngilizce’de “fit”, “zinde” demek; şekilsel bir şeyden çok, bir kondisyona karşılık geliyor aslında. Ama bu ikinci, üçüncü anlamı kelimenin. “Fit” basbayağı uymak, uyumlanmak demek. 

Türkçe’de benzer bir anlam kayması, gündelik hayatın dilinde “survival of the fittest”ın çevirisinde de karşımıza çıkıyor. Evrimsel direngenliği bir metafor olarak kullanmaya kalktığımız zaman yahut çocuk büyütmenin inceliklerinden söz ederken, hatta belki bir dosta moral vermeye çalışırken güçlü olanın hayatta kaldığından, kalabildiğinden falan söz ediyoruz, öyle değil mi? Oysa “survival of the fittest”taki fit, hiç güçle, üstünlükle ilgili bir şey değil. Uyumlanma kabiliyetiyle ilgili daha ziyade. Dikey değil, yatay bir şey yani. Yeri gelmişken, çevresine, içinde bulunduğu koşullara uyumlanma kabiliyeti yüksek olanın hayatta kalacağı anlamına gelen bu ifadenin de, yaygın kanının aksine, biyolojik değil, sosyolojik bir evrim fikrinden, yani Darwin’den değil, Spencer’dan çıktığını da hatırlayalım. 

Spencer’ı dinlersek, öyle çok makbul bir şey söylemiyor: “Sen bir organizmanın parçasısın, organizmanın (yani toplumun) geri kalanına uy, çıkıntılık yapma ki organizma sağlıklı işlesin” mealinde şeyler söylüyor.  

Yazının konusu başka. Yazıya başlığını veren kişiyse bambaşka biri. Bruce Lee. Evet, karateli aksiyon filmlerinin aktörü. 

Bu videoda, zaman içinde hayli ünlenmiş şu sözleri söylüyor: 

“Su gibi ol, arkadaşım.

Biçimsiz ol. Kalıpsız ol. Su gibi ol.

Suyu bir şişeye koyarsan, şişenin kendisi olur. 

Demliğe koyarsan, demliğin kendisi olur. 

Su akabilir de, çarpıp dağıla da bilir. 

Su ol, arkadaşım”.

Bu sözlerin öğütlediği şeyin basbayağı omurgasızlık, kişiliksizlik falan olduğunu düşünebilirsiniz. Nereden baktığınıza bağlı. Söz gelimi, 2019 yazı boyunca, Hong Kong’da hükümetin suçluların iadesiyle ilgili toplumsal hoşnutsuzluk yaratan girişimi karşısında başlayıp aylara yayılan protestolarda, protestocular Bruce Lee’nin yukarıdaki sözlerinden esinlenerek bir eylem stratejisi belirlemişler: “Buz gibi sağlam ol, su gibi akışkan ol, çiy gibi toplan, sis gibi dağıl”. Bruce Lee’nin adı zikredilmese de, benzer eylem stratejileri öncesinde ya da sonrasında, Türkiye’den İspanya’ya bir sürü yerde kullanıldı. 

Dönelim, şu “fit” olma meselesine. Fit olmak zinde olmak demekti hani, güçlü kuvvetli, kaslı falan olmak değil. Anlamı biraz genişletirsek, aynı zamanda ayık olmak, farkında olmak. Biraz daha ileri götürürsek, esneyebilmek, uyumlanarak içinde var olabilmek, hatta içinde var olarak esnetmek. 

Gündelik hayat kütlelerin birbirine çarpmasının kulak tırmalayıcı seslerini işiterek geçiyor. Hep kendi dediği gibi olsun isteyenler, yek diğerini olmadık kalıplara uydurmaya meyletmişler, uymadığı için yargılayıp asanlar, doğruyu bildiğinden, doğru hatırladığından emin olanlar, “hep bana banacılar”, “peki” ya da “özür dilerim” deyince egosundan büyük bir parça kopacak sananlar, hiç esnemeyenler, biteviye suçlayanlar, bütün cümleleri “ben” diye başlayıp, sonra tevazudan dem vuranlar, karşısındakini hiç dinlemeyenler falan filan. İlke, duruş, tavır, konum bu evrenin en popüler kelimeleri. Biraz içine girip bakmakla, kısa bir süreliğine kendi doğrularını askıya alıp anlamaya çalışmakla, kendini diğerinin yerine koymakla, verili durumda her zaman verilen alışıldık tepkiyi bir evirip çevirip yoklamakla değişebilecek oysa bir sürü şey. Bunları düşünmenin ya da yapmanın ön koşulu, çatışmayı/çarpışmayı zorunlu olarak olumsuzlamak da değil halbuki. O haliyle, Spencer’ın önerisinden bir adım öteye gidemeyiz çünkü. Hatta biraz daha ileri gidip, o çatışmanın sahici bir çatışma olabilmesi için önce o çatışma evreninin içinde olabilmek, o evrene öyle ya da böyle uyumlanabilmek gerektiğini söyleyeceğim. Böyle fail olunabiliyor. İster memleketteki gelir adaletsizliğine ilenin, ister otobüs sırasında önünüze geçmeye çalışan adama, ilendiğimiz şeyle ilişki kurmadığımız durumda, çoğu zaman hakeme küfretmekten öteye gidemediğimiz bir eyleme biçiminin içinde buluyoruz kendimizi. Sonrası “batsın bu dünya”cılık, şiddet eğilimleri, vesaire.   

Gündelik hayat böyle akarken, yoga salonlarına, psikoterapi odalarına, kişisel gelişim kitaplarına gömülüp nasıl daha iyi hissedebileceğini soranlarla dolu dünya. “Ne gerek var bunlara?!” demiyorum elbette. Göstermeye çalıştığım, sertliklerin dünyasıyla, kendi evrenimize çekildiğimizde arayışında olduğumuz mülayimlik arasındaki kontrast. Burada ters bir şey yok mu? Gündelik hayatın hoyratlığını paranteze alamayacağımıza, yokmuş gibi davranamayacağımıza göre? Tüm bunlar hepimizi ayrı ayrı hasta ederken, herkesin öfke topuna dönüştüğü bir dünyada, biraz huzuru, biraz dönüşme ve dönüştürme kabiliyetini nereden bulacağız yoksa?

Sert olan kırılır. Fizikte de, hayatta da. Kırıldığı yerden daha fena sertleşip hiç affetmeyenlerle dolu dünya. Oysa Avishai Margalit affetmenin insanın kendini sevmesiyle yakından ilişkili olduğu bir bellek etiğinden bahsediyor (Bkz. A. Margalit, Ethics of Memory). Su gibi olmak, affedilmez bulunanı affetmekle, “asla yapmam” dediğini denemekle, sahiden anlamaya çalışmakla, ölesiye haklı olduğunu düşündüğün koşullarda bile karşındakini dinlemekle, gelenin, gelmekte olanın içindekine korkmadan, çekinmeden bakıp gerektiğinde ona göre esneyebilmekle ilgili. Eşi dostu yek vücut kültür endüstrisine ilenirken, siyahla beyazın evreninde bu görüşün müthiş bir tutunma bulacağı apaçık ortadayken, popüler kültür “laneti”nin eşitlikçi potansiyelini görme ve anlatma cesaretini bulmuş Benjamin geldi giderayak aklıma.  

Su gibi insanlar var bu dünyada. Sahih nezaketlerinden, oldukları kişiyi bir plaket gibi boyunlarında taşımadan sizi dikkatle dinlemelerinden, anlama çabalarından, zerre umursamadıkları namları ile sahicilikleri arasında yükselen tevazularından tanıyabilirsiniz onları. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s