... · Tüple Dalmak

Okuma Grubu Konuşmaları II: Birlikte Okumak

Göze– Birlikte okumanın bana hissettirdiklerine yaklaşabilmem için önce bazı metaforlar düşüyor aklıma.

İlki, demiryolu. Birbirine bağlanmakla ilgili. Okumak çok kişisel bir şey. Okuduklarının çağrıştırdıkları, hatırlattıkları, düşündürdükleri çoğu zaman okuyucunun kişisel hikâyesiyle, geçmişiyle, imgelemiyle ilgili. Birlikte okumak ve okudukların üzerine konuşmak ise bunu büyük ölçüde değiştiriyor. Yeni ve ortak bir yol buluyorsun düşündüklerini anlatmak için. Dağlarda, ovalarda, göllerde uzlaşıyorsun. Hep aynı yolda gidecek sandığın tren, bir makasla çat diye yol değiştiriyor. Diğerinin yolu, birden senin de yolun oluyor; hatta başka bir lokomotifin peşine takılıyorsun ve takılırken de aslında nereye gideceğini bilmiyorsun çoğu zaman.

İkincisi, yün çilesi. İlk metafor ne kadar dağılmakla ilgiliyse, bu ikincisi o kadar toplanmakla, toparlanmakla ilgili. Uçuş uçuş, parça parça zihninde dolaşan ipler, birbirine eklenip bir çile ediyorlar. Bir romandan aklına takılan bir paragrafla, bir cümleyle ya da içine oturan bir tortuyla; yani, bir parça iple ne yapacağını bilemez haldeyken, bir başkasının ipine eklenmek ya da onun sana eklenmesi. Sürgit bir uzama, uzarken de sarıp toplama hali.

Üçüncüsü, battaniye. Bana göre, yine bir birleşme imgesi. Birlikte okuyanların dizlerini altlarına alıp altına girdikleri ve birlikte ısındıkları… Şu az önce söylediğim “nereye gideceğini bilmiyorsun ama yine de peşine takılıyorsun” durumu var ya, işte aslında onu mümkün kılan. Yani, niyet. Paylaşmaya niyet. Cevaplamaktan ya da bir metin içinde kesinlikler aramaktansa, sormaya niyet. Herkesin düşündüğünün – fikirlerin cezbinden önce – aynı özkütleye sahip olduğu bir hal. Ilık ılık söyleşmeye ısısını veren bu sanırım.

Aksu– Okuma grubuyla okuduğum kitaplarla kendi başıma okuduğum kitaplar arasında, daha doğrusu, okuma eyleminin bu iki kipi arasında o kadar büyük fark var ki, ikisine de “okumak” diyemezmişim gibi hissediyorum! Bambaşka iki şey. Bir yandan her okuma tabii ki başkalarıyla bir ilişki kurduruyor, yazarla, başka yazarlarla, o kitaptan haberi bile olmayabilen birileriyle- hayatımdaki başka insanlarla. Diğer yandan, en azından benim için, bu ilişki daha çok karşılaştırma, mesafe ölçme, eleştiri ve sınır bilgisiyle yürüyen bir şey. Yerlerine yerleştirerek bir coğrafya kurmak, harita çizmek gibi. Dokunmayı değil, görmeyi öne çıkarıyor. Kelimeleri, yerleri, ilişkileri görmeyi. Birlikte okurken, okuduklarımızı konuşurken, sizinle birlikte kelimelerle, imgelerle, karakterlerle hemhal oluyorum, sizin söylediklerinizle yazarın söyledikleri birleşiyor, bir de bakıyorum haritanın içindeyim!

Battaniye metaforuna bayıldım, “aynı özkütleye sahip olduğu ılık bir hal”. Bunu biraz düşünmek isterim.

Emel– Okuma grubuyla okuduğumuz kitapları her bitirdiğimde henüz bir araya gelip konuşmadıysak okumanın bitmemiş, aksine asıl heyecanlı kısmın biz tartışırken ortaya çıkacak olması çok çarpıcı geliyor bana. Sizin söylediğiniz tüm o metaforlara sonuna kadar katılırım ama benim için daha çok içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir kutuyu açmak gibi bir heyecan hissettiriyor her seferinde. Okuduğumuz şeyle ilgili sadece düşünceler, bilgiler değil de hisler, hissettirdikleri, hissettirmedikleri üzerine konuşuyor oluyoruz çoğu zaman. Hep birlikte aynı ölçüde sevmiyoruz okuduğumuz kitapları. Dolayısıyla neden sevdim ya da neden sevmedim sorularına verilen hissi cevaplarla kuruyoruz zaten tartışmayı en başta. Hep birlikte bir metni sevmek her ne kadar güzel bir şey olsa da kitapla ilgili genelde farklı şeyler düşünüyor olmak zenginleştiriyor bizim tartışmalarımızı. Bir anda iddia ve savunma makamları oluşuyor ve kati bilgilerden oluşan argümanlar değil de ilişkiler, çağrışımlar, karşılaştırmalar aracılığıyla uçuşan parlak fikirler savunuluyor.

Bizim birlikte okumamızı çekici kılan şey okuduğumuz metin ile ilgili hep şaşırtıcı biçimde çok farklı şeyler düşünüyor ve hissediyor olmamız. Böyle çatışan fikirler olunca da karakterler, hikâye, mekânlar, yazarın kendisi, yazarın başka metinleri, başka metinlerle ilişkisi, yazıldığı dönemin ruhu tek tek tartışmaya açılıyor. Birlikte konuştuğumuz her kitabı çok sevsek de sevmesek de üzerine bu kadar çok konuşabiliyor olmanın kendisi çarpıcı geliyor bana. Okurken ağzımızda kalan tadın bazen bozularak, bazen zenginleşerek nefis bir şeye dönüşmesi hali.

Göze – Ay, ne romantik başlamışım! Yazdıklarımı yeniden okuyunca öyle geldi. Hatta bana ilkin bizim okuma grubumuzdan önce, “okuma grubu” fikrine neden soğuk yaklaştığımı hatırlattı. Okuma grubu benim için Politzer, Lenin ya da Turan Dursun falan okunan ve sıkıcı sıkıcı konuşulan bir yerdi, bu bir. İkincisi, bunlar çaktırmadan epey hiyerarşik, sözlerin bayağı apoletli oldukları yerlerdi. “Herkesin düşündüğünün aynı özkütleye sahip olduğu bir hal” derken de kastım buna benzemeyen bir okuma ve konuşma haliydi. Üçüncüsü de, tabii bu grupların aşırı didaktik ortamlar olmasıydı; onu zaten tahmin edersiniz.

Bunun şüphesiz okuma grubunun bileşenleri, kurulmasına vesile olan heves (amaç aslında) ve ne okunduğuyla çok ilgisi var. Edebiyat zevklerimiz zaman zaman beş benzemez olsa da, edebiyat okumanın ve aramızda edebiyatçı olmamasının eşitleyici bir yanı var. Biz metinlerle sıradan okuyucular olarak karşılaşıyoruz; birbirimizle de bir arada vakit geçirmekten hoşlanan insanlar olarak. Bence yaratıcılık da buradan çıkıyor, okuduğunu kendi öykünle ilişkilendirme cüreti de, ortak okumanın hazzı da. Bir de okuma grubu arkadaşlarımın ilgilerinin çeşitliliği bahsi var tabi. Polisiye de biliyorlar, romans da, magazin de biliyorlar, elişi de 🙂 Öyle olunca uçuş uçuş konuşulanlar akla hayale gelmedik yerlere bağlanabiliyor ki benim açımdan bazen tadından yenmiyor. O masadan kalktığımda evrenimin genişlediğini hissediyorum. Böyle deyince, bu memleket ahvali altında, bu okuma grubunun benim için hususi anlamını da hatırladım ama bilahare söz edeceğim bundan.

Aksu– Ay Göze, en heyecanlı yerinde kestin yani! Peki, bilahare söz et sen o hususi anlamdan…

Evet, galiba kitabı ancak sizinle konuştuktan sonra bitirebilmek birlikte okuma işini farklılaştırıyor. Bir de şu var, birkaç kitap konuştuktan sonra, okumaya “Emel buna illet olmuştur”, “Göze kesin buraya takılır şimdi” gibi katmanlar da eklendi! Biraz komik oluyor tabii, zaten genellikle tahminlerimde yanılmış oluyorum fakat acayip bir perspektif genişlemesi sağlıyor böyle okumak. Sadece konuşurken değil, okurken de yanımdasınız. Neyse ki sizsiz okuyabildiğim kitaplar da var hâlâ!

Kitaplar hakkında birbirimizden o kadar farklı hissederken (ismi lazım olmayan Kuzeyli adamı unutamam!) ve kimse de hislerini gizlemezken, nasıl oluyor öyle aynı özkütle falan? Bence bu konuşmalarla hayatlarımızın birbirine açılması böyle bir etki yapıyor. Diyorsun ya, ilişkiler, çağrışımlar, karşılaştırmalar… diye. Bunların bazıları daha önce okuduklarımızla, bazıları tecrübelerimizle, tanıdığımız insanlarla ilgili. İnsan kendi başına okurken de öyle olmaz mı, metin kendisinden ibaret kalmaz, dağılır, genişler, bulaşır… Bunu üç kişi birlikte yaptığında, benim kurduğum sezgisel bir bağlantıya mesela Emel ad koyduğunda, o bağlantı benim tecrübemle sınırlı kalmıyor da ikinize de açılıyor. O zaman ben onu yeniden tanıyorum, yeniden düşünüyorum, başka bir şeye dönüştürüyorum. Böylece ortada sadece bir metin olmuyor, başka metinler, hatırlamalar, üzülmeler, şaşırmalar, karşılaşmalar… koca bir dünya. Özkütle o işte.

Emel- Her seferinde birimiz kitap önerirken, en az bir kişinin kitabı sevmeyeceğini biliyoruz. O kadar anladık artık edebiyat zevklerimizi. Yine de kitabı çok merak ederek, diğerlerinin ne düşüneceğini merak ederek belirliyoruz ne okuyacağımızı. Birlikte okumak tek başına okumaktan farklı dedik ya, o yüzden daha önce okuduğumuz kitapları da önerir olduk. Bir de birlikte okumanın tadına varmak için. Çok sevdiğim bir şeyi bir de birlikte okumak istiyorum çünkü birlikte okuyunca kim bilir üzerine neler düşüneceğimizi, neler tartışacağımızı merak ediyorum. Çoğu zaman sadece kitaplar olmuyor tabii mevzu. İzlenilen filmler ve diziler de giriyor işin içine. Bilmediğimiz, izlemediğimiz, okumadığımız bir sürü metin üzerine de konuşuyoruz. Birbirimizden duyduğumuz şeylerin peşine düşüyoruz.

Gündelik hayatta çoğu zaman çok yüzeysel gelişen sohbetlerin, small talkların ağırlığının aksine acayip zenginleştirici, Göze’nin dediği gibi evreni zenginleştirici bir sohbet oluyor nihayetinde her toplaşmamız. Az şey değil. Hele sosyal ilişkilerin memleket ahvali dolayısıyla bu kadar darbe aldığı, olumsuz anlamda şekil değiştirdiği ve içe kapandığı bir dönemde müthiş bir lüks. Her seferinde zihni, ruhu besleyen süper lezzetli bir sohbet etmenin garantisi galiba o kitaplar bizim için.

İtiraf etmeliyim ki ilk başta hiç de sürdürebileceğimiz bir şey olmadığını düşünmüştüm bu birlikte okuma işinin. Ben hamileydim başladığımızda. Nasılsa bir süre sonra mecburen dışında kalırım bu küçük grubun diye düşünmüştüm. Hamilelik ilerleyecek, hormonlar bastıracak, kafam az çalışacak, kendi durumum dışında pek bir gündemim olmayacak diye geçirmiştim içimden. Öyle de oldu. Yani seçtiğimiz kitabı kafam basmadığı için okuyamadığım ve değiştirmeyi teklif ettiğim oldu mesela. Çünkü hep çok uykum vardı:). Ama tüm süreci yaşarken ve Öykü şu anda 5. ayı içindeyken görüyorum ki, son bir yılın beni hayata bağlayan en güzel eylemi oldu bu okuma grubu. Sadece kitapları okumak, okuyabilmek ve tartışabilmek değil güzel olan. Bir bahaneyle sürekli bir araya gelen ve tüm IQ düşüşlerime ve ağırlığıma (literal anlamda) rağmen beni geride bırakmayan iki çok kıymetli kadının varlığı beni girebileceğim bir sürü buhrandan kurtardı gibi hissediyorum. Hamileliğin son evresine kadar rahatlıkla ve keyifle zaten devam ettik okumalara, ama doğumdan sonra çok uzun bir süre hiçbir biçimde dahil olamayacağımı düşünüp çok üzülüyordum. Ama Öykü’nün 4. ayı bitmeden biz iki kitap okumuştuk bile. Öykü’lü toplaşmalarımız biraz daha az konforlu oluyor. Birinin mutlaka Öykü’yü salladığı, onun ağlamaları, mızmızlanmaları içinde gelişmek durumunda oluyor sohbet. Ama kendime geldiğimde ilk özlediğim şeyin bu okuma grubu olmuş olması ve ilk ona geri dönmek istemiş olmak bile çok kıymetli benim için. Yani demem o ki okuma grubu sadece okuma grubu değildir.

Biz ve damacana

Göze – Bir okuma grubu bebeğinin adının Öykü olmasından tatlı bir şey olamaz bence! Belki senin dediğin gibi, o kesif, mırıl mırıl hali dağıttı Öykü’nin gelmesi ama ondan daha güzel, şeker pembesi bir neşe getirdi bize, daha ne!

Benim aklımda şu “memleketin böyle bir döneminde okuma grubunun benim için hususi anlamı” meselesi var, ondan bahsedeyim. Emel’in gündelik hayatın aldığı hal üzerine söyledikleri de, benim okumamda ağır ağır bu konuya sızıyor çünkü. İlk Hasan Cemal’in günlüklerinden okumuştum, sonra zaten epey söylenen bir şey olduğunu anladım: 12 Eylül’den sonra edebiyat dergilerindeki patlama hadisesi. Politik söz de her düzeyde toplumsal etkileşim de imkansız hale geldiği için, bir tür içe patlama gibi, deli gibi edebiyat yayını ortaya çıktığını anlatıyordu Hasan Cemal. Biz de benzer bir dönemden geçiyormuşuz gibi geliyor bana sık sık. “Bizim kuşağın 12 Eylül’ü de buymuş” falan gibi büyük laflar etmişliğim de var arkadaş sohbetlerinde. Popüler edebiyat dergilerinin sayısındaki artış malum. Ankara özelinde söylüyorum, hiçbir dönem görmediğim kadar söyleşi, panel, film gösterimi, atölye, zanaat dersi/kursu vs. gibi kültürel etkinlik var Ankara’da bir süredir. Bu “kültüre” doğru patlama halinin arkasında büyük bir yeis, sosyal çözülme, kamusalın daralması falan var gibi geliyor bana. Ben kendi adıma bu ruh halini bayağı ağır yaşadığımı şimdi şimdi farkediyorum. Bugün, 15 Temmuz’dan bir süre sonra toplandığımızda, küçük bir feminist grup olarak kafa kafaya verip birbirimizin telefon numaralarını ve adreslerini ezberlemeye çalıştığımızı hatırladım. Hani başımıza bir şey gelirse, büyük çaplı bir karanlık inerse tepemize (daha da ne inecekse!), irtibatımızı yitirmeyelim diye. Ruh haline bak! Çok uzatmayayım, tüm bunlar olurken insanlar birbirinden koptu, herkes özel alana büzüştü. Çok karanlık bir tablo çizmek istemiyorum ama bu ilişkilerin doğasına, bir aradayken konuşulanlara, birbirimize bakışımıza da yansıdı. Çoğu insanın kendini en yakınındakinin konumuna göre (bu konum lafını da hiç sevmem bu arada) tanımladığı bir hal ortaya çıktı. Aslında bir açıdan, “dedikodu ve kötüleme kültürü aldı yürüdü”nün kibarcasını söylemeye çalışıyorum. Ve işte aslında böyle karanlık, benim kendimi entelektüel olarak aç ve yer yer kurumuş hissettiğim bir zamanda geldi okuma grubu hayatıma. Önce, yoğunluktan ve daha önce anlattığım okuma grubu deneyimlerinden dolayı biraz ürkerek yaklaştım bu fikre ama sonra beni handiyse kurtaran bir şeye dönüştü! Böyle gerçekten zevkle dinlediğim, zevkle konuştuğum, “juicy” sohbetlerin içinde aklıma nice fikirlerin düştüğü falan bir şey oldu. Yani beni duygusal düzeyde, entelektüel anlamda ipten aldı okuma grubu. (ve tabi blog’u da unutmamalı).  Benzer biçimde, daha önce bahsettiğim o kültürel patlamanın da arkasında insanların kendilerini kurtarma çabaları var bence.

Aksu– Bu bahsettiğin kültürel patlama, dönemsel bir şey- politikanın yerine geçiyormuş gibi sanki, öyle mi? Darbe sonrasında biraz öyle bir şey olmuştu, biraz da dünyadaki büyük değişim dalgasının bizim kıyılara vurmasıyla ilgiliydi. Edebiyatta ve sinemada (sanırım en çok bu ikisinde) ciddi bir zenginleşme, çeşitlenme gördük. Bunu söylerken biraz da üzülüyorum: bizim örgütlü olduğumuz halkevinde hem tiyatro çalışması vardı hem okuma grubu! Ayak Bacak Fabrikası diye bir oyun çalıştığımızı hatırlıyorum ve Ne Yapmalı diye bir kitabı tartıştığımızı. Yani diyeceğim, darbe oldu da millet kültürü keşfetti gibi bir durum değildi. Muhtemelen politik alanın kapatılmasıyla hayatın diğer alanlarına kaydık, yeni alanlar açmaya çalıştık, yeni diller keşfetmemiz gerekti. Nurdan Gürbilek anlatıyordu ya Vitrinde Yaşamak’ta, öyle bir şey; iki yönlü.

Kültür ürünleriyle ilişkimiz değişti galiba esas olarak. Tüketicilere dönüştük. Yani bir yandan büyük bir zenginlik ama bir yandan da ciddi kayıplar: sanat insanı dönüştürmüyor da insan sanatı tüketiyor sanki. Onu değil de bunu seçerek, onun değil de şunun fanı olarak… Ondokuzuncu yüzyılda değiliz sonuçta tabii, yüksek edebiyattan falan bahsetmiyorum (zaten bahsetsem de kim inanır!). Yine de, insanın olduğu değil de olabileceği şeyin peşine düşmesi, hem politik hem de kültürel iklimle ilgili. Sanat, olabileceğimiz şeylerle ilgili sezgilerimizi besler, cesaret verir; politika da yapar bunu. İkisi de farklı biçimlerde, ortaklıklar kurarlar. Bizimle insanlık arasında, bizimle yoldaşlarımız arasında, bizimle geçmiş ve gelecek kuşaklar arasında…

Bütün seçimlerini takip edip olduğun şeyi sana tam olarak söyleyen algoritmaların içinde yaşarken, olabileceğin şey hakkında pek bir fikrin olmaz haliyle. Aynı diziyi seyreden insanlar topluluğunun bir üyesi olmak (futbol taraftarlığı gibi!) bu sebeple bahsettiğim ortaklıktan bambaşka bir şeydir- biri seni açar, büyütür, değiştirir. Öteki olduğun yere mıhlar.

Bana sorarsanız, şimdi içinden geçtiğimiz karanlıkla kültür endüstrisindeki değişim arasında bir bağ var (belki de Murathan Mungan’ın dediği gibi, “biz büyüdük ve kirlendi dünya”!). Kültürel hegemonya kuramadık diye ağlaşıyorlar falan ama sonuçta hegemonik olan, onlara o kadar da uzak değil.

Ay neyse, bu uzun lafları daha da uzatmadan, bizim birlikte okuma faaliyetimizde vurgunun “okuma”da değil, “birlikte”de olduğunu düşünüyorum. Göze’yi ipten alanın Emel’in kendine geldiğinde özlediği şeyin, benim üzerine titrediğimin bu olduğunu. Dünyanın ve memleketin haliyle, o “büyük çaplı karanlık”la (bu lafı ederek bir siberpunk kitabı önerisini hak ettin Göze :)) ilişkisi var tabii; ama kültüre doğru bir patlamadan çok, ortaklığa doğru bir patlama bence bu. Çünkü bu kadar büyük bir karanlık, yalnızlaşmayla ilgili (darbe sonrasından farklı bir şey). Baksanıza bizim yaptığımıza benzer şeyler yapan ne çok insan var: okuma grupları, örgü grupları, gıda toplulukları…

Ortaklık illa da büyük laflarla, büyük hedeflerle, kalabalıkla kurulmaz ki, bazen de işte böyle, kitapların etrafında, sohbetle, çayla, bebekle de olur.

Emel – Ne güzel demişsiniz Hocam. Daha fazla katılamazdım vurgunun “okuma” da değil “birlikte”de olduğu fikrine. Tüm bu küçük toplulukların birlikte envai çeşit şey yapıyor olması dağılan, dağıtılan kamusal alanın bir biçimde yeniden mikro düzeylerde kurulma çabaları galiba. Küçük topluluklar halinde okuma, örgü örme, koşma, bisiklete binme halleri bir biçimde yeniden dışarıya açılma ve içeriyi yeniden besleme çabaları. Ne yapıldığı değil kiminle nasıl bir ortaklık kurularak yapıldığının önemli olduğu kalabalık dışı birlikte olma biçimleri yani. Birlikte yemeler, içmeler, bebe eylemeler de cabası bizim için.

Kitaplar hep okunuyor. Yanında yörende seveceğini, ilgileneceğini düşündüğün kimselere bu kitaplardan bahsetmek, biraz anlatmak, o da okusun istemek hep yaptığımız şeylerdi. Bunu hem sizinle hem Göze’yle yıllardır yaparız zaten. Ama bu birlikte okuma hali birlikte yazmaya da evirildi bizim için. Okuduklarımız üzerine bir şeyler yazmak istiyoruz. Üzerine yazamayacaksak pek de o kitabı okumak istemiyoruz örneğin. Ya da daha rahat ve bol malzeme üzerine konuşabilmek için bir yazarın birkaç kitabını okuyup daha geniş bir alan yaratıyoruz kendimize. Birlikte okumayı birlikte yazmaya evirdik çok kısa bir süre içinde ve bence e-mail marifetiyle aramızda dolaşan bir metni paslaşarak birlikte büyütmek dünyanın en güzel ve zihin açıcı yazma biçimi olabilir. Aklında hiçbir şey yokken birinizin yazdığı parçanın zihinde bir sürü çağrışım yaratması ve saatlerce konuşabilecekmiş gibi hissetmek olabilecek en verimli yazma hali. Keşke o tezler de böyle yazılsaydı:)

Göze – Okuyanı bezdirmemek adına kestirmeden, hızlıca söyleyeceğim aklımda kalan son şeyleri. Bence müthiş bir özet olmuş, “birlikte okumak” meselesinde vurgunun “okumak”tan ziyade, “birlikte”de olduğunu söylemek. Burada konuşa konuşa keşfettik ya da doğurttuk galiba bu fikri.

İkisi birbirine ne kadar benzer tartışmalı elbette ama hem 12 Eylül’le ilgili, hem de bugünle ilgili söylemeye çalıştığım şey, içine düştüğümüz genel bir darlık halinin yeni etkileşim alanları yarattığıydı. Bu Gezi’den sonra Ayrancı Ahalisi’nin kurulmuş olması ve hâlâ faal bir grup olarak işlemesi de olabilir, 10 Ekim’den sonra kadınların ağaçların, üstüne kayıplarımızın isimlerini işledikleri hırkalar giydirmesi de. Belki bir parça da yapılan işin politik, kültürel vs. anlamlarından ya da çıktılarından bağımsız olarak insan kalarak bir arada durmak bu dönem yapılabilecek en radikal şeylerden biridir, kim bilir!

Instagram’da bir post kaydetmişim, bana vaktiyle okuma grubunu hatırlatmış muhtemelen. Alain de Botton demiş ki, “Bizi sevenler bile bizi [bazen] yanlış anlıyor. Kitaplar burada devreye giriyor. Kitaplar bizi kendimize ve diğerlerine açıklamaya, kendimizi daha az yabancı, daha az yalıtılmış ve daha az yalnız hissetmemize yarıyor”. Kitap aracılığıyla kurulan arkadaşlığın, yoldaşlığın, yarenliğin, özellikle de edebiyatın özel vaatleri sayesinde, insana yeni bir evren vaat ediyor olmasını güzel anlatıyor gibi geldi bana bu söz. En köklü arkadaşlıklarımın da kapısına “şunu bir oku allaşkına” diye dayandığım ya da aynı şekilde benim kapıma dayanmış insanlarla kurmuş olduklarım olması tesadüf değil demek ki; sayenizde keşfettim.

Aksu- En baştaki imgene döndük işte: iplikler. İplikler dolanır, düğümlenir, dokuma olur. Bunu söyleyince aklıma Zaman Çarkı dizisi geldi- fantastik/tarihsel bir roman dizisi. Orada, dünyanın, daha doğrusu hayatın bir dokuma olduğu, bazı insanların düğüm noktalarında durdukları için kahraman ya da lider ya da hain olduklarından bahsediliyordu. Yirmi cilt olmasa onu okuyalım derdim bak şimdi! En azından hayatı bireysel değil kolektif bir şey olarak düşünmesi bakımından sevebilirdiniz.

Biz okumaya devam edelim, belki tezler de böyle yazılır- en azından bazıları:)

Emel: E söylenecek çok şey de kalmamış. Belki son olarak bir temennide bulunabilirim ben de; Elimizde iplerle geldiğimiz toplaşmalardan ya çöpleşmiş çilelerle ya da renkli dokumalarla ayrılıyoruz. O ipler neye dönüşmüş olursa olsun, beni evden bile çıkamadığım bu dönemde hayata bağlıyor. Size bağlıyor. O yüzden biz hep okuyalım:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s