... · Hayat Gailesi

Karantina Konuşmaları: Ayrı Evlerden Yakın Sesler II

Funda Dörtkaş – Göze Orhon

İlkini yaklaşık iki hafta önce yayınladığımız “Karantina Konuşmaları”nın ikincisi. İlk şoku ve o dehşet duygusunu atlattıktan sonra belki biraz daha sakin, bir parça daha kişisel hayatlarımızda ne olup bittiğini anlata, dinleye anlamaya çalışan bir konuşma. Evde, mahallede neler oluyor? Karantinada yalnız yaşıyor olmak nasıl bir şey? Saatli maarif takviminin yaprağından, turkuaz sağlık tabelasına… Eski hayatımızı sürdürme ısrarımızdan, yeni ritüellere… İnişleri çıkışları, gel-gitleriyle karantina hayatı…

Funda:

Çok sevdiğim filmlerden biri olan Detachment’in en önemli sekansında (bence tabii) Adrien Brody öğretmeni olduğu sınıfa sorar: “Kaçınız omuzlarına çöken büyük bir ağırlık hissediyor?” Önce kendisi elini kaldırır, “Ben hissediyorum”der. Sonra öğrencileri sırasıyla ellerini kaldırır. Tüm sınıf. “Hepiniz mi” sorusunun ardından Edgar Allan Poe’nun o şahane öyküsü Usher Evinin Çöküşü’nü okumaya başlar:

“Usher’in evi sadece bakıma muhtaç, döküntü bir kale değildi. Aynı zamanda yaşayan bir varlıktı. O yıl güz mevsiminde sıkıcı, kasvetli ve sessiz günde, bulutlar bunaltıcı şekilde yere yakın halde havada süzülürken, at sırtında tek başıma tuhaf bir şekilde hüzün veren kırsal alanda ilerliyordum. Nihayet akşam karanlığı çöktüğü sırada Usher’in Evi’nin hüzünlü manzarasıyla karşılaştım. Nasıl göründüğünü biliyordum. Ama yine de binaya ilk baktığımda ruhumu dayanılmaz bir sıkıntı sardı. Malikanenin basit manzarasına, çıplak duvarlarına ve çürümüş ağaçların beyaz gövdelerine baktım. Tam bir ruh buhranı içinde kalbimde bir soğukluk, bir çöküş, bir tiksinti hissettim.”

İki gündür kendimi öyküdeki atın sırtında tek başına tuhaf şekilde ilerlerken hissediyorum. İş yetiştirmek için çalışma odamda on iki saati durmaksızın okuyarak geçirdiğimden sebep böyle de olabilir tabii. Saatler boyu odaklanıp ne yaptığını bilmek, sonraki günler ne yapacağını kestirememek (gerek maddi gerek manevi anlamda), bunu kestirememenin nedenlerinin ne olduğunu ayrıca düşünmek. Kaygı karşısında çıkış yolu bulma dirayetimin beslendiği yer burası. Dışarısıyla evin içi arasındaki şimdilerdeki ilişki Poe’nun öyküsüyle birlikte, ruh buhranıyla ilerliyor sanki. Bu tekinsiz öykünün insan, insan benliği, yazgı hakkında anlatıcısı aracılığıyla sezdirdikleri tedirgin edici, lakin olan bitene (bahsettiğin) uyumlanma gücümüz varsa, zaten bu tedirginlikten beslenip semiriyor. Düşünsene, uzun uzun yorum gerektirmeyen en saf şekliyle (komik de beri yandan, trajik komiklik) marketten alıp getirdiği temizlik malzemelerini, evdeki mevcut temizlik malzemeleriyle temizleyen insanlara dönüştük. Haliyle kurduğumuz ilişkilerde, yakınlıklarda, uzaklıklarda, iletişimde, sosyal etkileşimde bu tedirginliğin türlü çeşitli hallerini de görüyoruz, deneye yanıla öğreniyoruz (insani ilişkiler hususuna ayrıca değineceğimizi düşünüyorum deyip parantez açmış olayım). Baş etme taktiklerimizden sayacağımız “hatırlamaya ilişkin ritüeller” zihinsel yorgunluğumuzdan çok zihinsel yokluğumuzdan (düşünme becerilerimizin dağılması, odağını bulamaması) da etkileniyor sanki. Bir anda heyecanlanıp elini ayağını nereye koyacağını kestiremediğin haller vardır ya, onun gibi. Geçmişte yaşadıklarımızın, her şeyin, esasen şimdinin tam ortasında olmadığını söylememiz mümkün mü? “Şimdi” yaşadıklarımıza geçmişin ufacık bir ânını hatırlayarak yeniden anlam vermeye çalışmamız benliğimize de yönelttiğimiz ayrı bir bağlam diyerek Walter Benjamin’e hakkını teslim edeyim. Yaşadıklarımızı unutmadan, henüz ne getireceğini kestiremediğimiz “gelecek olana” yönelik duyumsadığımız şey, keder. Benjamin haklı.

[Başlarken madem tuhaflığa dem vuran öyküye atıfta bulundum o halde yazarken bana eşlik eden bir başka tuhaf filmin müziğiyle sözlerime şimdilik son vereyim, adı da manidar hem: Bir Rüya İçin Ağıt]

Göze: 

Bana öyle geliyor ki, bir yandan bütün dünyayı sarsan bir şey yaşıyor olsak da, çok kişisel hikayeler kalacak geriye. Sevgili arkadaşım Kadir (Dede) yazmış bugün, bugünler de geçecek ve geriye karantina nostaljisi kalacak, diye. Çok haklı olmasının yanı sıra, bunu düşünmek de çok iyi geliyor insana. Karantinanın nostaljisi! Kolektif bir duygulanım olmasının yanında, kim bilir nasıl hikayelere bağlanacak acaba o nostalji. Burası çok kişisel işte. 

Konuşma biraz da kişisel hikayelere değsin istedim; sen de öyle bir tonla yazmışsın. Yarından itibaren dört günlük sokağa çıkma yasağı var; öncesinde kısa bir yürüyüş yaptım ve Ankara’nın normalde hayli canlı olup ben yürürken inin cinin top oynadığı bir caddesinden geçerken, bizi böylesine sarsanın içerinin (evin) içerilik niteliğinin değişmesi kadar (ev bir kapanmanın konusu artık, malum. Hatta yer yer bu niteliğin yittiğini söylemek bile mümkün. Salon ile çalışma odasının arası 27 adım. Ben bu 27 adımı 40 dakika yürüdüğüme göre…), dışarısının da bildiğimiz dışarısı olmaktan bütünüyle çıkması olduğunu düşündüm. Evde oturunca bunu görmüyorsun çünkü. Böylece bu ikilik (ev-dışarısı) sana bir mütekabiliyet olarak değil, sınırları olan ve o sınırlar da senin ruh halince belirlenen, öznel bir şey olarak görünüyor. Usher’daki atlı olmanın ve aktardığın pasajın bana çağrıştırdığı bu oldu. Sokağın kaybolmuş görkemine bakmak. Epey hüzünlü bir şey bu. 

Dışarıyla ilişkimiz, senin bahsettiğin gibi, kurduğumuz ilişkilere, yakınlıklara-uzaklara da yansıyor. İlk günlerde biri yazmıştı; ne yazık ki kim, hatırlamıyorum ama ilk söyleyen ben değilim yani, o bilinsin en azından. Dışarıda sanki iki çeşit insan var. Felaket bir tedirginlikle yürüyen, kaygıyla diğer insanlara bakan (hatta yürüdüğü kaldırımda insan gördüğünde karşı kaldırıma geçen), her an kendisine virüs bulaşmasından bir başka insanı sorumlu tutacakmış gibi görünenler ve tedbiri elden bırakmasa da olduğunca “eski” hayatın yakınlıklarını (hiç tanımadığın bir insanın yanından geçerken gözlerine bakmak kadar uçucu bir şeyden söz ediyorum) sürdürmeye çalışanlar. Böyle “ikiye ayrılır” şeylerinden de pek haz etmiyorum ve hatta tehlikeli buluyorum ama şimdilik kullanışlı bir ayrım gibi geldi. Zaten halihazırda dayanışmacı, çevresinde olan bitene duyarlı insanların şu dönemde de böyle tepkiler, refleksler geliştirdiği gibi bir eşleştirme de yapamıyorum bu arada. Bu açıdan da sarsıcı olan biten; yani, “eski” hayatın mahallede olan bitene hayli duyarlı insanlarının salgında makarna ve tuvalet kağıdı raflarına ilk hücum edenler arasında olduğu gibi bir kanı edindim, çok sınırlı bir gözlemle, yaşadığım semtten. Ama son yıllarda özellikle sosyal medyada adet olduğu üzere, insanlaraşırıkorkunç ve herşeyaşırıkötü’cülük de yapmayayım. Aynı mahallede insanlar bir araya gelip siperlik de ürettiler ve hastanelere ücretsiz dağıttılar. 

Hal böyleyken, gelecek olana yönelik duyumsadığımız şey keder mi, onu bilmiyorum. Bence orada hala büyük bir soru işareti duruyor. Bu da bana kederden çok, belirsizliğe ve “angst”a yakınmış gibi geliyor. Biraz tuhaf bir his ama gözümün önüne bizim üniversitede, bundan yüz elli yıl öncesinin düşünce figürlerinin modernlik karşısında duydukları endişe, tedirginlik (ve dahi nostalji!) üzerine konuşmamız gibi, birilerinin de elli ya da yüz yıl sonra şu an bizim yaşadığımız şeyi modernliğin bir eşiği olarak konuşuyor olacakları. Tuhaf bir his, kehanet gibi!

[Şarkım bu kez çok alakasız, çok melankolik, çok kişisel]

Funda:

Nurdan Gürbilek’in çok sevdiğim bir yazısı var: Parçalanmış Zamanın Akışında. (https://www.academia.edu/6014763/Par%C3%A7alanm%C4%B1%C5%9F_Zaman%C4%B1n_Ak%C4%B1%C5%9F%C4%B1nda_-_Nurdan_G%C3%BCrbilek)

Onun yazıya başlarken söylediğiyle devam edeyim: “Bazen kavramlar hayatlarını kaybedebilir; bir zamanlar dile getirdikleri yaşantıların uzağına düşüp onları yargılayan kavramlara dönüşebilir.” Gerek kişisel hikâyelerimizin odağında gerek ortak duygulanımlarımızın etrafında topyekûn bu kavramsal dönüşümü de yaşıyoruz. Haliyle karşılığı durup düşününce sert geliyor, lakin yargılıyoruz. Kendimizden ziyade karşımızdaki, diğerini. Bu, bana biraz lisansta siyaset sosyolojisi dersinin sınavlarında hocamızın “Tek sorunuzu kendiniz hazırlayın, yanıtlayın. İki sayfayı geçmesin.” deyişini hatırlatıyor. Her sabah ruhumuzdaki gerçekliğin nasıl bir düşünceye evrileceğini kestiremeyişin imkânı gibi. Soru tek olacak, yanıtı da sınırlı kalacak ve sen yapacaksın. Ne yaşarsak yaşayalım (elimizde olmayan sebepler neden oluyorsa hele) alelacele, gem vurulmaz bir üst-insan tepkisiyle konuşmanın fayda getirmeyeceğine inanıyorum geldiğim nokta itibarıyla. Bakmak, durmak, tekrar bakmak ve yorumlamak, ifadede daha olanaklı kapılar açmaz mı? Özellikle sosyal medyada gün geçtikçe yorucu bir çözümsüzlüğe varan akış bunu hissetmeme sebep, zira sayısına yetişemediğim onlarca yazı.

Bugün sokağa çıkma yasağının ikinci günü, mahalledeki kesif sessizliği bölen, şu an “içinde” olduğum çalışma odasının penceresine gelen kuşların “dışarıdaki” cıvıltısı ve  “içerideki” müzik sesi. Bir varlık türünün, bugünlerde ayrı bir “tür” haline geldiğini düşündüğüm “evin”, pencerenin önüne ve arkasına bakışı. Teklik hissi. Doğa tek. Ev tek. Yeryüzünün en tuhaf varlıkları olarak biz, tek (ev başkalarıyla paylaşılıyor olsa bile).  Bu tekliğin bendeki çağrışımı kişisel hikâyemle doğrudan kesişiyor, yaklaşık iki aydır hakikatini anlamaya çalıştığımız günleri evde “tek” başıma yaşamaya çalışıyorum. Hâlin mevcudiyetine normal gündelik hayatta aşina olmakla, şimdilerde tahammül etmeye çalışmak arasında ayrı hikâye var (konuya tekrar dönebiliriz, parantez açtım sadece). Haftada bir zorunlu dışarı çıkışların neticesinde o adını hatırlayamadığın kişinin bahsettiği duygu geçişlerini yaşıyorum. Hatta yaşamanın bana gün geçtikçe iyi gelmediğini, nasıl bir ruhsal inşa çabasıyla üstesinden gelebileceğimi henüz bulamadığımı söyleyebilirim.  Tedirginlik, korku, tiksinti, diğer insanların davranışlarını ve kayıtsızlığını anlayamama duygusundan çok “özlemek” duygusunun hüznünü taşıyorum. Olağan akışı özlemek, o akıştaki “ben”i özlemek, birden ağır çekime başlayan bir film sekansının ortasında kalmış gibi, sağa sola dönüp bakarken ailemi, yakınlarımı, arkadaşlarımı özlemek. Kendi sesimi aramak, onu özleyince telefondaki sesimle karşılaşmanın mutluluk vereceğini bilerek en yakın arkadaşımı aramak. Gündemin “hızlı” sıfatının bile kifayetsiz kaldığı hızlı akışkanlığında bahsettiğin (ki aklımla ve kalbimle katılıyorum) duygu yapısına ilişkin henüz hakkını vererek düşünemiyoruz. “İyimser olmayan umut” ile “umutsuzluğun dorukları” yer değiştiriyor sürekli (Eagleton’un ve Cioran’ın kulakları çınlasın).

Duygu meselesi mühim. Felaketler, salgınlar, doğa olayları karşısındaki insanın “diferansiyel” uyumlanmasına ve duygulanımlarına belki diğer konuşmamızda değiniriz diyerek, sözlerimi dinlemekte olduğum şarkıyı paylaşıp şimdilik tamamlayayım.

[Madem ki son şarkının kırık bir güftesiyiz hepimiz, bir yangının külüyle uçuşuverelim, geçtiğimiz günlerde sevgili Leyla Alp’in gülümseten tivitini de analım, “az kaldı Zeki Müren hepimizi görecek” 🙂 ]

Göze:

Desene, bu kez hepimiz kendi sorumuzu kendimiz sorup kendimiz yanıtlıyoruz, üstelik şuncacık yerde! Sabah uyandığımda önümde duran günle ilgili hissiyatıma yakın geldi doğrusu bu. Tüm o geçmişe bakma, belleğe kaçma meselesi de buraya dahil aslında. Çok beylik bir söz olabilir ama hayatın sırrı olacak kadar da doğru: İnsan kendini insanda görür. Bir süredir, işte bu yok hayatımızda. Telefon konuşmaları var, duble rakımızı elimize alıp oturduğumuz ekran önü rakı sofraları var, “online” dersler var; hatta belki uzundur ses etmediğimiz arkadaşlarımızla çoktan konuştuk, birkaçının gönlünü bile aldık ama bir şey, insan etkileşimine ruh üfleyen çok temel bir şey yok bir süredir: yüz yüzelik. Adına jest ve mimik diyerek çabucak geçiştirdiğimiz şey, sözün kendisinden daha çok şey anlatıyor olmalı ki yokluğu böyle yakıcı biçimde hissedilsin. Bunu teorik olarak biliyordum ama son bir buçuk ayda son derece ikna edici biçimde tecrübe ettim. 

İşte, sosyal medya denilen herzenin etkin bir kullanıcısı olmakla birlikte, başta bugünlerde distopik bir merkez ekrana dönüşen (akşam saatlerinde turkuaz renkli salgın güncellemesini oradan alıyoruz malum ve o “şey”in maarif takviminin yaprağına benzemesine çok bozuluyorum – bana güzel şeyler hatırlatan o takvim yaprağının bu yeni hatıra tarafından ikame edilmesinden çekiniyorum belki) Twitter olmak üzere, üzerime boca edilen pasif agresif/ayar verme dili ile analiz(lerce) yükü ile ilgili, sen pas atmasan muhtemelen bir şey söylemezdim. Uzak duruyorum. Yüz yüzeliğin yokluğunda insan etkileşiminin burada toplanmasını ve işlemesini son derece olağan buluyorum ama bende bu sürecin belki aksi bile bir etkisi oldu. Sınırlı zihinsel ve duygusal kaynakları olan bir insan teki olarak, bu kaygılı zamanda, oralarda biriken elektriği üstlenmek istemiyorum. Niceliği bile boğucu. O kadar çok söz işittim ki, bizim şu konuştuklarımız da gevezelik rütbesine tenzil olunur mu acaba, diye düşünmeye başladım yazarken. 

Bugünlerde, iki türlü nabız duyuyorum eşimden, dostumdan. Bir, senin de hissettiğin gibi, gittikçe bu kapanma, kapatılma halinden bunalanlar, bunun artık iyi hissettirmediğini söyleyenler. Bir de alışmaya başladığını anlatanlar. Ben birkaç gündür ikinci gruptayım sanırım. Buraya yeknesak ve tutarlı bir yolculuğum olmadı, hayli gel-gitliydi. Daha önce evde kalmaya verdiğim ruhsal tepkiler kalıcı olmadığı için, bu alışma hali de kalıcı olmayabilir. Salgın karşısında bir doğa durumu komandosu ile hayli evcimen bir insan karışımı olarak başladığım hikaye, eski hayatımı (yetiştirilmesi gereken işler, yetişilmesi gereken “deadline”lar vs.) olduğu gibi sürdürmeye çalışınca dayanamayıp beni yalnız bıraktı. Ben de teslim oldum. Hissettiklerime ve artık hissedemediklerime, yeni hayatın zamanına ve akışına, yokluklara, özlemlere, hatırladıklarıma ve hatırlamadıklarıma (sanırım daha dar bir kelime dağarcığıyla konuşuyorum mesela bir süredir) vesaire. Bazen kendimi, bir başka insanmış gibi avutup teskin ediyorum; insanın kendiyle ilişkisi de, bir başkasıyla ilişkisi gibi emek verip (duygusal) yatırım yapmasını gerektiren bir şey neticede. Ve bu tecrübeye teslim oluşun da, yeni ve sarsıcı olana uyum sağlamanın bir yolu olduğunu biliyorum. Daha önce de söylediğim gibi, en nihayetinde, yazılmakta olan kişisel bir hikaye.  

[Şarkımın adı “Uncertainty”, yani “Belirsizlik”, yaşantımıza yakışır biçimde]

Karantina Konuşmaları: Ayrı Evlerden Yakın Sesler II” için bir yorum

  1. Merhaba ,

    Nereden nasıl sizi okumaya başladım bilmiyorum yazısınız dikkatimi çekti.Bugünlerde bana iyi geldi. İçimize yöneldik ne de olsa.

    Teşekkürler

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s