Adalar Modalar

“İster sakla, ister kaybet; o senin”

Hayali Coğrafya Atlası’nda, şöyle bir konuşma geçer:

“Bu da ne?” diye sordu John.

Ufak adam göz kırptı ve tek kaşını kaldırdı. “Bu bir dünya oğlum” dedi. “Bütün Dünya; mürekkep ve kan, parşömen ve pelur, deri ve cilt. İşte bu, Dünya; ister sakla, ister kaybet, o senin.”

Hayali coğrafyalarda fantastik yaratıklar da olabilir, başka şeyler de. Büfelerde saklanan nesnelerden de bir coğrafya kurabilirsiniz, çeyiz sandıklarındakilerden de. Müzeler böyle şeyler değil midir mesela? Ya da Merak Odaları? (Merak odaları ile ilgili çok güzel bir yazı var bu blogda: https://gunlerinkopugu.home.blog/2019/03/25/ejderha-smaugun-hazinesi%ef%bb%bf/)

İnsan, kendi hayat hikâyesini bir yolculuk olarak düşünse ve bu yolculuğun haritasını çıkarmaya kalksa, neleri yerleştirir o haritaya? Muhtemelen tek seferde üstesinden gelemez de birkaç harita çıkarması gerekir: Önemli karşılaşmalar, insanlar; şehirler ve evler, sokaklar ve meydanlar; kokular, tatlar, sesler; nesneler, filmler, kitaplar, meraklar, rüyalar… Sonra bunları üst üste koyup hangi insanlarla hangi merakları, hangi kokularla hangi sokakları eşleştirebileceğini düşünür, hiçbiriyle eşleşmeyen, öyle kendi kendine duran şeyler olduğunu fark eder belki… O kadar da önemli olmadığını sandığı bir nesnenin bütün haritalarda karşısına çıktığını görür, şaşırır… 

Üstelik, başkalarının haritalarıyla kendininkileri karşılaştırmak da mümkün. Böylece macera genişler, derinleşir, beklenmedik karşılaşmalarla, tesadüflerle büsbütün heyecanlı bir hale gelir.

Okumayı öğrendiğinden beri kitap okuyan biri olarak, kendi okuma maceramın haritasını çıkarmaya kalksam nasıl bir şey olur diye düşündüm. Hatırladıklarımla kuracağım coğrafyayla hatırlamadıklarımı da hesaba katabilseydim kuracağım arasında herhalde dağlar kadar fark olurdu.

Okuduğum ilk kitabı hatırlamıyorum mesela. Bilmiyorum hatırlayanlar var mıdır?

Ama ilkokul yaşlarından hatırladığım bir şeyler var tabii. Küçük Kadınlar ve Küçük Prenses, o zaman galiba bütün kızların okuduğu kitaplardı. Her ikisinden de hâlâ bütün canlılığıyla zihnimde kalmış sahneler vardır- Sara’nın merdivenlerden kömür taşıması; Jo, Meg, Amy ve Beth’in sonradan Laurie’nin de katıldığı piknik sahnesi… Küçük Kadınların devam kitaplarına o kadar bayılmamıştım, aşkmış evlilikmiş, çocuklarmış… Kemalettin Tuğcuları sadece kızlar değil, oğlanlar da okurdu. Yıllar sonra bir arkadaşım, okuyacak yeni bir Kemalettin Tuğcu romanı bulamadığında oturup kendisinin yazdığını ve kendi yazdığı romanı okuyup ağladığını anlatmıştı. Çocuklara korkudan, şiddetten, felaketlerden arındırılmış kitaplar okutmanın pek iyi fikir olmadığını düşündürüyor insana, değil mi? Ağlamak da bir ihtiyaç nihayetinde! Arındırılmış deyince, Ömer Seyfettin’i hatırlamamak ne mümkün? Pembe İncili Kaftan yine bir derece ama o Diyet? Milliyet çocuk kitapları dizisinden Kaşağı vardı bir de, kapağında şapşal suratlı bir oğlanla. Oğlanı da arkasındaki cumbalı evi de çok iyi hatırladığıma göre, şapşal mapşal, başarılı bir kapakmış!

Milliyet Yayınlarının çocuk dizisi, hazineydi. Demiryolu Çocukları, Pal Sokağı Çocukları, Issız Derenin Kurtları… Galiba Mohikanların Sonu da oradan çıkmıştı.

Maraş’ta, üç katlı çok eski bir taş evin giriş katında oturduğumuzu, arka bahçeyle bitişik bahçesi olan bir çocuk kütüphanesi olduğunu hatırlıyorum bir de. İlkokul ikinci sınıf. Kütüphanecinin sümüklü oğlu Fatih’in ortalarda olmadığı zamanları kollayıp gittiğimi, ödünç kitaplar alıp pencerenin geniş denizliğinde oturup okuduğumu da. Ama neydi o kitaplar?

İlkokulun son iki yılında, Ankara’daydık artık, çizgi romanlara ve macera kitaplarına sardırdım. Kızıl Maske ve Zagor zamanı. Tommiks’teki Suzi’nin pişirdiği turtalar. Yeşil Çadırın Esrarı, Langelot Casuslara Karşı… Yağmurlu bir havada dışarıdan geldiği belli olmasın diye ayakkabılarını havluya silmişti, öğğğ…

Agatha Christie’den ilk ne okuduğumu da hatırlayamıyorum ama keşfettiğimde cennete düşmüş gibi hissettiğim, dün gibi aklımda. On Küçük Zenci’de nasıl tirildediğim de.

Babamın ısrarlı tavsiyesi ile Panait Istrati’den Arkadaş’ı okumuştum. Orta birde filandım muhtemelen. Pek bir şey anlamamış, kalbi kırılmasın diye babama çok sevdiğimi söylemiştim. Ama o kitap, kütüphanedeki Varlık Yayınlarını fark etmeme sebep olmuştu ve ilk Dostoyevski kitabını da öyle okumuştum: Ezilenler. Pek bir şey anlamasa bile insan bir kitabın büyüsüne kapılabilirmiş. Stavrogin’in küçük kızı kucağına oturttuğu sahneyi okurken pedofilinin ne demek olduğunu bilmiyordum ama perdenin aralığından odaya düşen ışık, kalbime kapkara bir ağırlık gibi çökmüştü (o sahnede ışıkta uçuşan toz zerreciklerinden bahseder mi yoksa ben mi ekledim sonradan acaba?). Ondan sonra Dostoyevski’nin etrafında parmaklarımın ucuna basarak epey dolandım ama ikinci bir kitabını okumaya cesaret edebilmem için çok zaman geçmesi gerekti. Karamazof Kardeşler’i okuduğumda muhtemelen lisede falandım artık.

Halbuki Rusları okumaya başka bir yazarla, Aytmatov’la başlamalıydım herhalde (Aytmatov Rus değil, biliyorum!). Gülsarı’yı okuduğumda çarpılmıştım resmen. Kapağında güzelim bir yağız at vardı kitabın (ama Gülsarı doruydu, değil mi?) Selvi Boylum Al Yazmalım’ı çok sonra, üniversitede okudum galiba ve Gülsarı kadar müthiş gelmedi.

Babamın tavsiyesiyle okuyup sahiden sevdiğim kitap, Tom Sawyer’di. Büyük teyzesinin çiti boyamasını istediği, onun da bu işi –üstelik bir sürü bilye kazanarak- mahallenin çocuklarına yaptırdığı bölümü hatırlar mısınız bilmem. Çit boyamanın çok zevkli, çok özel bir iş olduğuna onları ikna etmesini… İyi kalpli, cesur, sadık ve komik bir küçük oğlan.

Hiç unutmadığım bir kitabı, Tabiat Ana Anlatıyor’u da ortaokulda, sosyal bilgiler öğretmenim Azime Korkmazgil ödev olarak vermişti. Harika resimleri vardı o kitabın- bir bölümünü sınıfta okumuştu da galiba. Unutmadığım pek az öğretmenimden biriydi Azime Hanım, belki de çocuklara kitap okuyan bir öğretmen olduğu içindir. Küçük Prens’i de o okutmuştu galiba ama bence çok erkendi. Çocuk kitabı değildir o, bir tilkiyi evcilleştirmenin ve onun tarafından evcilleştirilmenin zevkine varabilmek için biraz hayat tecrübesi, biraz evcilleştirme tecrübesi gerekir çünkü.

Büyüdükten sonra da çocuk kitapları okudum hep- hâlâ okurum. Yoksa Pıtırcık serisini kaçırabilirdim mesela, yazık olurdu. Behrengi’leri, Pippi Uzunçorap’ı, Salatalık Kral’ı… Oğlum biraz büyüyüp Yu-Gi-Oh kartlarına geçmeden önce onunla okuduğumuz o harika Gönül Kuşu’nu, Tavşan Martha’yla Kedi Tabitha’yı,  Bitmeyecek Öykü’yü…

Ortaokulun son sınıfında başlayıp üç yıl kadar süren bir okuma sarhoşluğu dönemi yaşadım sonra. Ergenlikle mi ilgiliydi, pek mutlu olmadığım bir zamandı da o yüzden mi bilmiyorum, kitapların içine düştüm resmen. Neredeyse sıfır seçicilik. Bir arkadaşımın annesinin Barbara Cartlandlarından Stephen King romanlarına, Dracula’dan Andersen masallarına, Durgun Akardı Don’dan Sherlock Holmes’lara… Bütün o karmaşadan ne kalmıştır, kestiremiyorum. Ama okuma zevki oydu bence. Amaçsız, programsız, tavsiyesiz… Bir daha hiç öyle okumayı beceremedim. En özlediğim okuma biçimi odur hâlâ. Haritasını çıkarmak imkânsız, belki de o sebeple…

“İster sakla, ister kaybet; o senin”” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s