Kedi Merdiveni

Elime Geçen İlk Kitabı Çekip Çıkardım Tozların Arasından

Bu bölümde yayınlanan yazılar, bu blogda yayınlanmış diğer bir yazıya temas etmiş, belki ondan el almış ya da esinlenmiştir. Bu yazı da “İster sakla, ister kaybet; o senin” başlıklı yazıdan kedi merdiveni.

Hatice Göz

Haritan, beni kendi haritamın bir ucuna bıraktı. Şimdi oradan yazıyorum sana… Hem de inanır mısın- inanırsın elbet- bir kitap var orada. Hikâyelerimiz gibi haritalarımızın da nerede kesişip nerede ayrılabileceğini bilmiyoruz işte…

Okuduğu ilk kitabı hatırlamayanlardanım ben de. İlkokulda öğretmenimizin bizi okul duvarının üzerine sırayla oturtup ders boyunca okuttuğu günü, güneşin altında bizi gölgesiyle serinleten akasya ağaçlarını ve herkes sınıftayken dışarıda olmanın tadını çok iyi hatırlıyorum ama elimde tuttuğum ve hevesle okuduğum kitabın adını, kapağını, renklerini hatırlamıyorum. Kim bilir neydi…

Anlatacağım kitap, haritamın çok dolambaçlı, bol taşınmalı yıllarından. O zamanlar, şimdilerde yıkılmaya yüz tutmuş olan bir köy okuluna bitişik inşa edilmiş iki odalı evde kalıyoruz. Ahşap, yerden beş basamak yukarda duran ve önünde büyük bir çam fıstığı ağacı bulunan o evde yaşarken sanıyorum 8 yaşındaydım. Öyle çok ayrılıp öyle çok yerleştik ki bir yerlere, yılları hep karıştırırım. 

Demem o ki, okuma yazma öğrenmişim artık, kitap okuyorum yani. Mavi önlükle her sabah ana yola çıkan çakıllı yoldan koşuyorum. O yol hâlâ çakıl ve hâlâ etrafında incir ağaçları var. 

Okul, biz oraya gelmeden uzun yıllar önce kapanmış. Köyün muhtarında var bir anahtar yalnızca, o da ne gelir ne gider. İçini hiç görmemişiz yani oranın. İnsan, hatta bir çocuk, bu kadar yakınında bir yerin içinde ne sakladığını merak etmeden nasıl dursun? 

Tahtadan, iki kapaklı bir kapısı vardı ve hemen girişte boş bir bayrak direği, solda akan serin derenin suyu. Bu kadar. Kapının ardı yok. Ama var. Zihnimde. Neler neler vardı zihnimin içindeki o eski okulda.

Derken bir gün babamın, içeriye bir şeyler götüreceği tuttu. İyi ki de tuttu. 

Aslında hep yan yana olurduk ama o gün ne olduysa sadece ben vardım babamın yanında. Kardeşlerim de olsaydı, kalabalık ederiz, bir şeylere zarar veririz diye sokmazdı içeriye asla. Yalnızca ben vardım ama ve girebilirdim zihnimin içindeki okulun kapısından. 

Karanlık. Hatta loş, küçücük bir araya açılıyordu kapı. Kapı açılıyordu, kapının ardı vardı, kapının ardı zihnimin içinden çıkıp gözlerimin önünde belirivermişti işte. Solda küçük bir oda sağda küçük bir oda ve karşıda sınıf kapısı, tozlu, eski, çivileri sökülmüş vaziyette bekliyor.

Babam merakımı anlamış olacak ki şöyle bir bakmama izin verdi sınıfa. Ah ne muazzam bir heyecandı bendeki. Sanırsın yeni bir galaksi keşfediyorum!

Bir kere, karşıdaki bütün duvar pencereyle kaplıydı ve içerisi ayaklarımın ucuna kadar aydınlanmıştı. Girer girmez, sol köşedeki dünya maketine kaydı gözüm. Bir de kara tahtaya ve bir köşede üst üste yığılmış sıralara. Tahta zeminde attığım her adım, bedenimden beklemeyeceğim kadar güçlü bir sese yol açıyordu. Basınca kırılacak gibi çıtırdıyordu yerler. 

Sol duvarda boş bir dolap vardı ve yanındaki duvarda da mevsimler köşesi: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Hiçbir şeye fazla yaklaşamıyordum, iki korkudan: Biri ve daha önemlisi babamın, aniden fikir değiştirip beni çağırması fikriydi. İkincisi ise bastığım yerin kırılıp beni yutabilecek olması düşüncesi. İçeriye girmeden önce burayla ilgili zihnimde neler kuruyordum sanıyorsun? Aniden çıkacak perileri, hayaletleri ve baykuş bekçileriyle dolu bir oda!

Tahtanın önünde duran tozlu masaya yanaşırken babam çağırdı. Bu, ikiletmemem gereken bir emirdi benim için çünkü zaten içeriye girmeme izin vererek oldukça büyük bir şans tanımıştı bana. Oysa asıl şansın henüz sırada olduğunu bilmiyordum.

Babam, girişte solda bulunan karanlık odadan seslenmişti bana. Yan köyün tarlalarından yeşil domates getirmiş, kızarsınlar diye samana yatıracakmış orda, ondan almış anahtarı. Ben odanın kapısına geldiğimde domatesleri diziyordu, sapsarı samanların arasına. 

Kapıya gelir gelmez fark ettim köşedeki masanın üzerine gelişi güzel yığılmış onlarca kitabı. Tozdan öyle beyazlaşmışlardı ki neredeyse kireç yığını sanırdı insan. Onlara doğru yeltenince doğruldu babam. Gitme vaktiydi. Ama kitaplar dedim içimden, kitaplar? Burada böyle kalmaya devam mı edecekler? İsimleri, sayfaları böylece burada çürüyecek miydi yani? 

Bana baktı babam. Bakışı hâlâ hafızamda kayıtlı. O bakar bakmaz, gözlerindeki parıltıyı görmüştüm. “Eline ilk geçeni al, hemen çıkıyoruz” deyiverdi birden. İkiletmemem gereken bir cümle daha. Etmedim ben de. Elimi o koca yığının içine daldırıp ilk tuttuğumu kurtardım o unutulmuş kitaplardan. Babam yanımda olmasa, çaldım diye böyle heyecanlandım derdim. Ama babam yanımdaydı. O zaman birlikte mi? O da değil. Çalmış sayılmazdık tabii ki. Ben kurtarmıştım o kitabı, babam da buna aracılık etmişti. 

 Eve gelip de sedirin üzerine kendimi atana kadar kitabın varlığını unutmuş gibi yaptım. Bağdaş kurup kucağıma koydum kitabı, tozunu da aldım biraz. Kalınca bir kitap, aferin dedim kendi kendime. Böyle devam eden bir haritanın bu noktasından, insan daha başka bir kitap bekliyor tabi. Ama benim payıma Halide Edip’in Mor Salkımlı Ev’i düşmüştü. 8 yaşında bir kız çocuğu için ne şans ama!

O küçücük Türkçe sözlüğümle, aylarca o kitapla nasıl da cebelleştiğimi hiç unutmam. Yorgan altında, pencereden sızan sokak lambasına tutardım kimi geceler. Ne çok yazı vardı öyle, ne çok başka kelime, ne minik harfler… Neresindeydi acaba diye merak ediyordum salkımları. Nasıl mor olabilmişlerdi. Bilmediğim bunca kelimeyle ne yapacaktım…

Okuduğum ilk kitabı hatırlamıyorum ama bu kitabı, tozların arasından çıkardığım, yıllarca yanımdan ayırmayıp da yine bir taşınmamız sırasında nasıl kaybettiğimi ve hep ardından baktığımı hiç unutmadım. Şu yaşımda bile ne zaman elime sözlük alsam, yorganın altında bulurum kendimi. Yine aynı merakla karıştırdığımı hissederim sayfaları. 

Mor Salkımlı Evi, yıllar sonra da okumadım. Neden bilmem. Ama biz o köyden taşındıktan çok sonra yine gittim oraya. Birkaç yıl olmuştur herhalde. Aralık kapıdan girmekte zorlanmış hatta kimse girmesin diye kapıya sarılmış tellerden biriyle kolumu çizmiştim. 8 yaşındaki bedenim ne kadar çabuk geçerdi oysa buradan. 

Yine aynı karanlık. Aynı loş giriş ve tozlu duvarlar. Sağa sola bakmadan direk sınıfa yöneldim yine. Neredeyse her şey yerli yerinde. Işık vuruyordu yine pencereden. Adım atmaya yeltenince fark ettim tahta zemindeki o büyük deliği. Kırılmış tahtalar içeriye doğru çökmüştü. İşte buradaydı, zihnimde kurduğum okul nihayet başka bir yere açılmıştı. Belki de başka çocukların zihinlerine doğru. Orada duruyordu işte. Kitabım da oraya düşmüştü. Sözlüğüm de. Kızarmış domatesler de.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s