Kedi Merdiveni

Öykülü Kıyafetler

Bu bölümde yayınlanan yazılar, bu blogda yayınlanmış diğer bir yazıya temas etmiş, belki ondan el almış ya da esinlenmiştir. Bu yazı da “İş Kapsül Gardopla Bitseydi” başlıklı yazıdan kedi merdiveni.

Hatice Göz

Sadece insanların öyküleri olmaz elbette. Eşyaların da olur, ağaçların ve çiçeklerin de, kuşların ve evlerin de kitapların ve dağların da öyküsü olur. Bir duyan olursa onları ama ve bir bakan onlara sözcüklerin gözüyle. Bir yazan olursa… 

Şu kapsül gardırop fikri şahaneymiş. Düşünsene kapsülü yutuyorsun, dilediğin kıyafet üzerinde. Bu benim işime gelirdi galiba. Zira sanırım modayla kurduğum en yakın ilişki İngiliz kraliyet düğünleri! Bayılıyorum o günlere. Oradaki o göz dinlendiren sadeliğe, şıklığa, şimdinin hızlı modasına karşı oradaki o yavaşlığa, şapkaların seni alıp yüzlerce yıl önceye götüren duruşuna… Yakın zamanda yeni bir düğün olacak gibi durmuyor ama sanıyorum küçük prenslerin düğünlerini de görecek kadar yaşarım!

Ama benim de lafı getirmek istediğim yer kıyafetlerle kurduğum ilişki.

Geçenlerde, malum karantina günlerinde dolabı kurcalayıp giymediklerimi bir yerlere göndereyim, bunların verildiği sitelere bakayım dedim. Zira ben de dolapta yığınlar halinde bekleyen-nereden geldiklerini söyleyeceğim- kıyafetler içinden pek azını giyenlerdenim senin gibi. İnsan alışıyor galiba, üzerinde duran şeyle bir bütünlüğü bir tanışıklığı olunca daha rahat oluyor. Aksi halde üzerinde başkasının kıyafeti varmış gibi bir his…

Neyse dolabı dökerken ev arkadaşımla konuşuyoruz bir yandan. 

Bunu dedim, bizim kadın konferanslarından biri için almıştım, pek sevmiştim. Bunu annem almıştı, mezuniyet hediyesi olarak. Şuna bak, bizim köyde bir abla evlenip yurtdışına gitmişti de kıyafetlerini de bize vermişti, bu güzel bluz da oradan kalma. Bak bunu da mesela, üniversite zamanlarımda çalıştığım kafede üzerime şekerli soğuk kahve dökülünce, yapış yapış bir halde caddedeki mağazaya gidip almıştım, koşarak. Sonra bu var, aldığım butik dükkan hala duruyor kapalı çarşı yolu üzerinde, adı da aynı. Ablam almıştı bunu aslında, önce o giydi yıllarca sonra ben giydim yine yıllarca ve bak hala ne kadar yeni.  Bak bu kahverengi elbisem de yılları devirenlerden. Düşün ki onu lisede günlerce mağazanın camından izlemiştim de ancak para denkleştirip alabilmiştim. Bu hırkayı teyzem getirmişti. Bu  pantolon beş yıldır benimle, çok götürdüm terziye yama yapsın diye. Son seferinde artık umudu kes demişti terzi abla. Hâlbuki benimle birlikte nerelere gitti bu pantolon. Mesela okulda bir konser vardı, o gün ilk defa giymiştim bu yeşil, kadife pantolonu. İşte bu mavi boğazlı kazak. İnanmazsın ama bu kazak benden daha büyük olabilir. Bak bunu da annem sandığı kurcalarken bulmuştu, birileri hediye olarak getirmiş sonra da kalmış orada. Şu koyu renk v yakalı kazağı görüyor musun? Emanet o da, ben giyiyorum ama sahibinin öyküsünü taşıyor. 

Bunlara bakarken, öyküsü bitse de-en azından bende, bir kıyafet olarak- unutmadığım kıyafetleri hatırladım. Turuncu, örgü kazağımı cezaevine göndermişlerdi de pek sevinmiştim. Siyah yasak, mavi yasak, yeşil yasak, kahverengi yasak. Turuncu var, iyi demiştim. O kazağı liseye başladığım yıl almıştım. Birlikte bir de aynı renkte gömlek almıştım ama onu, İstanbul’da bir yürüyüşte düşürmüştüm. Turuncu kazak kaldı ama ta cezaevine kadar geldi düşünün. Orada da giydim onu. Ankara’nın kışında elde yıkayıp avludaki ipe asınca buz kalıbına dönmesi dışında bir sorunum yoktu onunla. Tahliye olduğum gece, mektuplar dışında diğer her şey gibi onu da bıraktım. Ama turuncu kazak ayrıydı. Bunu dedim, bozup bileklikler, bandajlar için kullanın. İp gelmediği için genelde bozulan kıyafetler kullanılırdı çünkü ve benim ömürlük turuncu kazağın renginde ip bulmak zordu. Sanıyorum şimdilerde hikâyesini kollarda bileklik saçlarda bandaj olarak sürdürüyordur. 

İki ablası olup da kıyafetlerini çoğunlukla onlardan alan bir tek ben değilimdir herhalde! Sanıyorum bu yüzden bir tarzım yok ya da ortaya karışık halde var. Zira ablalarımın ikisi de birbirinden çok farklı giyinirler. Dolabımda, üçümüz arasında gezip duran böyle kıyafetler de var. Gezgin kıyafetler. Onlara da kıyamıyorum, artık giymeyince ablama geri götürüyorum. Bazen uzun bir süre sonra karşıma tekrar çıktığı bile oluyor. Ve yeniden giymek istediğim. 

Bütün dolabı böyle anlatmadım tabi arkadaşıma. Bazı kıyafetlerin hikâyesi yok çünkü. En azından bende yok. Sadece birer gömlek, elbise ya da tişört… Öylece bir yerlerden alınmış, almak için alınmış kıyafetler. Amaçsız. 

Fark ettim ki artık giymesem de atmaya ya da birine vermeye kıyamadığım, yıllarca nereye gitsem yanımda taşıdığım kıyafetler, işte tam da bu bir öyküsü olanlar. Öylece bir yazdan kışa bir kıştan yaza geçerken gelip geçsinler elimden, ben onlara bakıp hatırlayayım ama asla kaybolmasınlar.

Sanıyorum benim moda anlayışımda öyküsü olan, olabilecek olan kıyafetler ağır basıyor. Çılgınca akıp duran moda algısının, dayatmalarının içinde bir çeşit direnme işte. Öykülerle. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s