Tüple Dalmak

KİTAPLARDAN HARİTA

Çocukluktan başlayarak okuduklarımızdan konuştuk, kitaplardan harita çıkardık. Ne zaman, neleri okuyarak başladık? Hangi kitapların içinde kaybolduk? Kitapları nasıl, nerelerden geçerek hatırlıyoruz? Adı üstünde işte; “kitaplardan harita”.

Göze:

Bence önce şunu söyleyerek başlamak gerekiyor. Aksu Hoca’nın “İster Sakla, ister Kaybet, O Senin” yazısından sonra düştü böyle bir fikir aklıma. Sonra arkasından Gülay’ın ve Hatice’nin yazıları geldi, onlar da esinleyiciydi. Nesnelerle ve edimlerle kurduğumuz ilişkileri biyografik haritalar gibi düşünme fikri yani. Kitaplar da baş köşede oturuyor elbette nesneler deyince. Okuma serüvenlerimizin bir haritasını çıkarmak zaten çok zevkli olurdu da, bir de bunu üçümüz birlikte yapmak… tadından yenmez gibi geldi 🙂 Fikir böyle geldi, bir esinle. 

Düşünürken, okuma maceramı (solcu) kimliğime sabitlediğimi, oradan başlattığımı, ama bunun gerçeği çok da yansıtmayan, biraz kolaya kaçan bir hatıra olduğuna kanaat getirdim. Benim okuma maceram, yarım yamalak, yalan yanlış da olsa, “boyundan büyük şeyleri” anlamaya çalışan bir çocuk olarak başladı. Büyüdüğüm evin boş bulunmuş bütün dolaplarına, raflarına yerleştirilmiş (hatta gelişigüzel tıkıştırılmış) Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Muzaffer İzgü kitaplarını hatırlıyorum. İçi kitap dolu bir evde büyümüş sayılmam ama bu yazarların bütün kitaplarının bulunduğu bir evde büyüdüm (bu biraz orta sınıf, seküler ve sade suya tirit bir okuma zevkine işaret ediyor elbette). Pek kimsenin kitap okumadığı ama “kitap oku” buyruğunun bir parça jakoben bir tavırla üstümde sallandığı bir hal aynı zamanda. Böyle Şeker Portakalı falan gibi her çocuğun pedagojik bir zorla okumak zorunda bırakıldığı kitaplar dışında kendi rızamla okuduğum ilk kitabın Aziz Nesin’in Şimdiki Çocuklar Harika kitabı olduğunu hatırlıyorum. Sanırım 11-12 yaşında falandım. Bir yaz günü, çok şaşırtıcı biçimde sokağa çıkmayıp bütün gün bu kitabı okuyup bitirdiğimi. Pek bir şey hatırlamıyorum doğrusu. Şimdi baktım, Tekin Yayınları’ndan çıkmış ikinci baskıymış. Kapağı da bu. Sanırım kapağı ilgimi çekmiştir de öyle okumuşumdur. 

Aksu:

E bak, ortak bir kitap çıktı bile! Şimdiki Çocuklar Harika’yı, üstelik de tam bu kapakla, ben de hatırlıyorum. Kaç yaşımdaydım okuduğumda, emin değilim. Ankara’da olduğumuza göre, ilkokul dört ya da beş olmalı. İki çocuğun mektuplaşması fikrini çok sevdiğimi, sahnede çocuk “ananın, ananın, ananın… kuyruğundan yağ çıkar…” diye iki şiiri karıştırıp okuduğunda deli gibi güldüğümü hatırlıyorum. Ne komikti ama! “Dışkısı da gübresi!”

Noktacık ile Anton vardı bir de. Onu hiç unutmuyorum. Kapağında çizgili bluzuyla Anton ve Şarlo şapkasıyla Noktacık vardı. Çok güzeldi o. Hem macera, hem arkadaşlık.

Milliyet Çocuk kitapları vardı, mavi ciltli. Şömiz kapaklı. O kapaklar hızla kaybolurdu tabii, böylece birbirinden ayırt edilmesi çok zor olurdu kitapların.

Onlardan biri, Issız Derenin Kurtları neden bilmem, benim için çok önemliydi. Yine bir arkadaşlık hikâyesi olduğu için sanırım. Macera, arkadaşlık ve kıyafetler… (Rüzgar Gibi Geçti’de olduğu gibi, orada da kız trenle uzun bir yolculuğa hazırlanırken, perdelerden kıyafetler dikiyorlardı. Fakir oldukları için perdeden kıyafet dikmek! Bu beni büyülemişti.)

Çocuk kitaplarından “ciddi kitap”lara ne zaman geçtim, hatırlamıyorum. Çok kesin bir sıçrama olmamıştır herhalde, çocuk kitaplarını hâlâ sevdiğime göre!

Ama madem harita yapıyoruz, bende hatırası olan, yer etmiş kitaplardan bahsetmeliyim, değil mi?

Emel:

Ben kitap okunan bir evde büyümedim. Bir tek ablam okurdu. O da iyi okurdu allahı var! Hala da çok iyi okur. O ailenin her fırsatta kitabını alıp kenarda başka dünyalara dalan kızı, ben her daim sokak oyunlarına meftun çocuğuydum. O kadar çok oyun peşindeydim ki galiba sokak sevdam bitene kadar çok az şey okudum. 

Ablam okuyor ve benimle oynamıyor diye çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Ama o ne okursa ben de onu okudum onu biliyorum. O Heidi’yi okudu. Bayıldı. Ben de hemen okudum. O Pollyanna okudu ben de hemen peşine takıldım. Hala da biraz öyle gider okuma maceramız. Ben biraz onun izini takip ederim yani. Artık edebiyat zevklerimizin çok ayrıldığı yerler var tabii ki ama yine de önemlidir onun bir kitabı beğenmesi benim için. Dönem ödevleri için verilen kitapları bile ablama okutmayı teklif ettiğimi hatırlıyorum. O yüzden şimdi edebiyata ve kitaplara bu kadar ilgili olmam, ablam için hala çok şaşırtıcıdır. Benim için de:)

Benim ilk çok canlı bir biçimde hatırladığım kitap bir Kemalettin Tuğcu kitabıydı. Ne olduğunu hatırlamıyorum. Pek de önemli değil galiba. Hangisi olsa hıçkıra hıçkıra ağlayarak okuyordum. Yorganın altından gelen hıçkırık sesleri… Çok acı çekiyordum okurken ama bir türlü vaz da geçemiyordum. Kış aylarında dışarı çıkamadığım için vakit geçirecek bir şey olsun diye zoraki okuduğum için hep bir yürek sıkıntısıyla hatırlıyorum ilk okuduğum şeyleri. 

Bir de Çalıkuşu’nu daha ilkokuldayken olmalı, yine ablamın peşine takılıp okumaya çalıştığımı ve kitapta beş milyon kere geçen “mamafih” kelimesinin anlamını bilmediğim için çok darlandığımı ve yaşı büyük herkese “mamafih ne demek?” diye sorduğumu ve bir türlü bir bilenle karşılaşamadığımı hatırlıyorum. Sırf o kelime yüzünden Çalıkuşu’nu Japoncasından okumuşum kadar anlamamıştım. 

Göze:

Ortaklık baki. Bu biraz da şimdiye kıyasla 70’lerde ve 80’lerde çok daha az kitap basılıyor olmasındandır herhalde. Aynı kitabı, aynı kapakla şak diye hatırladığımıza göre. 

Yine de kitapların içeriklerini hatırlıyor olmanız beni çok şaşırtıyor. Benim belleğimde kitaplar genelde fiziksel nesneler olarak var çünkü. Pek de okumadığım için sanırım. Mesela evde Cem Yayınları’nın çocuk kitapları olduğunu hatırlıyorum. Dayım almıştı galiba. Aziz Nesin ve Ülkü Tamer kitapları olduğunu hatırlıyorum. Bu isimler o zaman benim için bir şey ifade etmiyordu muhtemelen. Büyüyünce öğrendim kim olduklarını. Şu iki kitabı okumuş olduğumu tahmin ediyorum mesela ama içlerinde ne olduğundan çok, kapaklarındaki aşinalık beni onlara bağlayan. 

İçeriğini çok iyi hatırladığım şey, bir kitap değil, bir ansiklopedi. Altın Bilgi Ansiklopedisi. 6 cilt; içinde “Ne nedir?”, “Ne olacağım?”, “Nasıl çalışır?” gibi ciltlerin olduğu bir takım. Çoğunlukla üçlü dörtlü bir kuzen grubuyla vakit geçirdiğim için, bu ansiklopedinin koca koca sayfaları, her sayfada üçe bölünüp resimle anlatılmış maddeleri bizi mest ederdi. Şu an elimde sonradan edindiğim bir cildi var, “Ne olacağım?” cildi. Bakınca, adeta bir Madeleine an’ı yaşatıyor bana hala. Bildiğim kadarıyla, bir Fransız ansiklopedisinin yerelleştirilmiş baskısıydı. İçinde “tulumbacı”, “mahyacı” gibi meslekler vardı çünkü. Bana dünyanın çok büyük, çok çeşitli, çok renkli bir yer olduğu hissini verdiğini hatırlıyorum. Ve elbette bir şey olmaya özendirdiğini. “Gazete yazarı” sayfasını hiç unutmuyorum mesela, önünde daktilo olan bir adam (tabi ki adam!). Sanırım ondan sonra apartmanda gazete çıkarmaya başlamıştım. (Bu birlikte yazma halinin bana bunları hatırlatmış olması çok hoşuma gitti bu arada)

Aksu:

Hangi kitabın içeriğini daha iyi hatırladığımız ve nasıl hatırladığımız okumayla ilişkimizi gösterir mi sizce? Emel’in okuduğunun Kemalettin Tuğcu’nun hangi kitabı olduğunu değil ama kendisini ağlattığını hatırlaması, senin hatırladığının kurmaca değil de ansiklopedi olması, benim hikâyeleri pek az hatırlayıp bazı sahneleri hiç unutmamam. Tabii artık bir gazetenin tutunup okuyucu çekmesinde yetenekli yazarın rolünü de katiyen unutmayacağım!

Bir de senin gazete çıkarma maceranı tabii. En küçük kız kardeşimin sebatla, resimli romanıydı, haberiydi, hikâyesiydi yazarak/çizerek hazırladığı dergi geldi aklıma. Çizgi romanın kahramanı, “Sürüsünebereket” isimli bir kuştu-  beş kardeşin sonuncusu olunca demek:) Abladan devralınan kitap bende de çok. Ama önce kitaplar değil, bir dergi: Tina. Bayılırdım ona. En çok da Trollere. Minicik karavanları falan… Bir de bir botun içinde yaşayan tipler vardı diye hatırlıyorum, onlar Troller değildi ama. Böyle asker postalı gibi bir şeydi, dili dışarıda, konçuna denk gelen yerde güzel bir pencere… Sonradan ne kadar aradımsa da bulamadım, hatırlayan kimseye de rastlamadım. Uydurdum mu onları acaba?

Benim ablam beş yaş büyük olduğu için, okuma macerasını hemen arkasından izlemeye başlamam epey geç oldu ama temiz oldu! Onun annemden, benim de ikisinden de gizli okuduğumuz kitabı sahne sahne anlatabilirim size: Genç Kızlar! Vincent Ewing (meğer Nihal Yeğinobalı’ymış) diye bir adamın o zamana (ya da bizim repertuarımıza) göre epey erotik sayılabilecek romanıydı. Yatılı bir lisede okuyan kızların genç ve yakışıklı edebiyat öğretmeniyle maceraları. “Böyle şeyler”le lüzumundan da geç ilgilenmiş bir çocuktum, büyük ihtimalle bir ilkti benim için ve korkarım ortaokulda filandım! O sıralarda romanslara merak sardım zaten, berbat Barbara Cartland’lara. “Bölünmüş okur” diye bir şey yoktur herhalde ama benim için biraz öyle bir yol açılmış oldu: okurken kimseden saklamadıklarım ve mümkünse kuytu bir yerde okuduklarım. Al işte, okuma haritası değil, yolları çatallanan bahçe mübarek!

Emel:

Okuma haritası işi bence daha şimdiden çığırından çıkıyor gibi:) Neler hatırladığıma inanamıyorum! Ben yine bir yokluk hikayesiyle devam edeceğim mecburen çünkü bu bağlam bilgisi olmadan neden bu kadar saçma sapan şeyi bir arada okuduğumu açıklayamam. Kitap edinebileceğimiz tek yer Akçakoca’daki minicik, sobayla ısıtılan kütüphaneydi. Orada ne varsa o. Yaz aylarını yani üç ayın tamamını köyde geçirdiğimiz için kitapçı olsa da pek işimize yaramıyordu. Ama nasıl oldu pek hatırlamadığım bir şekilde bir yaz, köye geç gittik. Deniz kenarına taşınan kütüphaneyi yeniden keşfettik ablamla ve orayı bayağı yağmaladık (Duvarına dalga vuran kütüphane mi olur? Rüya gibiydi.).  O yaz çok okuduk hatırlıyorum. En çok da Aziz Nesin’leri; Gol Kralı, Tatlı Betüş’ü… İnanılmaz gelmişti bana.

 

Bir de ilk okuduğumda vurulduğum yazar Sait Faik’ti. Hem de şu okul kitaplarındaki minicik parçalardan okuyup bu kadar çok sevmiştim. “Semaver” öyküsünden küçük bir parça vardı kitapta ve ben onu 150 kere falan okuyup, “doyamamayı” ilk orada hissetmiştim. Kütüphanede arayıp bulamamıştım. 

Köydeyken tüm yaz babam “çarşıdan” geldiğinde elinde gazete var mı diye hevesle yolunu gözlediğimi hatırlıyorum. Hiç okuyacak bir şey bulamayınca elime geçen gazetelerin tüm sayfalarını okuyordum. Hiç anlamıyordum ama okuyordum. Şampuanların arkalarındaki o minicik yazıları, yufkaların altına serilen, baca deliklerine yapıştırılan gazete parçalarını… Ablamla birlikte kaldığımız odadaki baca deliğine yapıştırılan gazete sayfasını ezbere hala biliyorum örneğin. En büyük puntolarla yazılmış başlık “Halit Kıvanç’ın Kıvancı” idi. 

Okumaya başladığım o yaz olmalı, hemen yazmaya da başlamıştım. “Okuyacak bir şey yoksa ben yazarım” fikrinin çok dahice olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum:) Evdekileri, köydekileri kim varsa etrafta onları yazıyordum. Akşamları annemler, yengeler, amcalar, büyük kuzenler harmanda otururken onlara okurdum. Çok gülerlerdi. Bir daha okuturlardı. Çok eğlenirdim. Hala lafı geçer o yazıların sohbetlerde. Keşke saklamayı başarabilseymişim.

Ama asıl benim tüm okuma maceramı belirleyen kitap Mario Puzo’nun “Baba”sıydı. Onu da sonra anlatayım. Çok uzadı. 

Göze:

Okuma açlığından gazete parçalarını okuma hikayesi beni büyüledi! Hakiki okuyuculuk böyle olur herhalde:)

Buradan, yani çocukluktan biraz sıçrayıp gençlik okumalarına geçececeğim ben ki peşinen söyleyeyim, pek de eğlenceli değil. Tabir-i caizse bir gündemle okuma hali bu. “Okunması gereken kitaplar, kapanması gereken açıklar var, oku!” buyruğu, bu kez evdeki jakobence “kitap oku” buyruğunun yerini alıyor. Hasılı, çok çektim okuma jakobenlerinden; yine iyi becermişim bir okuyucu olarak kalmayı. 

Burası biraz standart bir hikaye; Felsefenin Temel İlkeleri, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm falan gibi şeyler, hepsini saymaya gerek yok. İncecik Diyalektik ve Tarihi Materyalizm kitabını lisedeki halimizle anlayacağız diye sabahlara kadar konuştuğumuzu, inci gibi notlar çıkarıp yine de pek bir şey anlamadığımızı hatırlıyorum. Lise sondayım artık. Bir de üniversiteyi kazandığım için anneannemin aldığı altın kolyeyi satıp 6 Kasım’da kendime Sol Yayınları’ndan set aldığımı itiraf edeyim. Bir yandan kitap fetişi başlıyor herhalde, bir yandan da kalpsizlik vallahi, başka bir şey değil! Tahmin edersiniz ki, çoğunu okumadım o aldığım kitapların. 

Ama iyi haber; tam da o sıralarda Demir Ökçe’den bile süzmeyi başardığım edebiyat okuma hazzının hayatımın ortasına yerleşmeye başladığı dönem bu dönem aynı zamanda. Halikarnas Balıkçısı’nı keşfetmişim; kim ne yapsın Büro ile Barikat Arasında’yı! Ama biraz kaçak bir okuma bu; yeni örgütlüyüm ve okumam beklenen kitaplar bunlar değil. Hiç makbul de bulunmuyorum bu yüzden. Demir Ökçe önemli; lise ikide falandım sanırım. İlk kez bir kitabın anlattığı şeyin imgelemime sızdığını söyleyebilirim, şimdiden bakınca. Oradaki tartışmaları kafamda canlandırdığımı falan hatırlıyorum. Sonra devamı geldi. Böylece ömrüm Vedat Türkali romanlarından bir kahramanın tanıklığında geçecekti bundan sonra! Azz sonra o da:)

Aksu:

Ay Göze, o inci gibi notlar kısmı beni benden aldı! Defterler dolusu özet, kırmızı kalemle yazılmış “çerçeve”ler, özetlere eklenmiş küçük çıkmalar… Bir tarafı kırmızı diğer tarafı mavi kalemler hâlâ var mı?

Felsefenin Temel İlkeleri tabii! Ben lisedeyken Devrimci Yol dergisi çıkardı, kitaplardan çok onu okur ve tartışırdık. O derginin politik bilincimdeki etkisi galiba bütün kitaplardan fazladır- laf aramızda, çok iyi yazılar yayınlarlardı, bugünden bakınca bile öyle düşünüyorum. Dergiler hep önemli oldu sanırım benim okuma maceramda. Hem politik dergiler hem kültür sanat dergileri. Mesela, Türkiye Yazıları. Metin Altıok’u ilk orada okumuştum. Acayip bir büyülenmeydi. O yaşta ne anladım o için için yanan hasretten, bilemiyorum, bir şey anladım mı ondan da emin değilim ama belli ki bir şey söylemiş bana. İyi şiir öyledir ya, onunla kurduğunuz ilişki “anlamak” değildir öncelikle.

Şimdi fark ediyorum ki ilk gençliğimin kitapları asıl olarak Türkçe edebiyatmış. Çeviriden çok daha fazla. O kitapları yazanlardan bazıları annemle babamın arkadaşıydı, evimize gelir giderlerdi, sohbetlerinden pek bir şey anlamasam da yazdıklarını okurdum, bu da epey tuhaf bir okuma silsilesine yol açtı galiba. Fakir Baykurt’un adıma imzaladığı Tırpan’ını da okudum, Yaşar Kemal’in Sarı Sıcak’ını da, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni de… 

Yıllar sonra, annemin evinde uzun saatler geçirdiğim bir dönem oldu. O artık çok yaşlanmıştı, çok suskunlaşmıştı. Evdeki kütüphaneyi karıştırırken, lisede okuyup çok sevdiğim bir kitap geçti elime. Sarı, güzel bir kağıtla kaplamışım, iç kapağa ismimi ve tarihi yazıp bir de imzalamışım! Cengiz Aytmatov’un Kopar Zincirlerini Gülsarı’sı. Bir de böyle bir şey var, gençken sizi çok etkilemiş ama sonra unutulmuş kitaplar. Kitabı elime aldığım an, her şeyi hatırladım: ne zaman okumuştum, nerede oturuyordum, pencereden nasıl bir ışık düşüyordu… Bunun üzerine, bir tür arkeolojik kazı yaptım, “benim kitaplarım”ı aradım. Sabahattin Ali’nin Varlık’tan çıkan o güzelim kitaplarını ciltletmekle kalmayıp üzerlerine ismimi yazdırmışım bir de! Siyasal’da okurken okulun içinde cilthane vardı, çok ucuzdu, hangi akla hizmetse, böyle acayip şeyler yapmışım! Annem rafları indirip durmamdan fena halde sıkılana kadar böyle epey kitap buldum. Nedir yani üzerlerine ismini yazıp durmak?

Emel:

Bu anılarla, hislerle yüklü kısımdan sonra hemen yazamadım. Bir durmak istedim. Çünkü benim yazacaklarım hep biraz benim hatırlama biçimimle ilgili galiba, “yokluğun komikliklerle süslenmiş” bir formu oluyor. Öyle hatırlıyorum. Öyle hikaye etmişim geçmişimi. Öyle barışık kalmışım çocukluğumla ve ilk gençliğimle galiba. 

Mario Puzo’nun “Baba”sı, Göze’nin de dediği okuma hazzının hayatımın ortasında bir yer edinmesini sağlayan kitap sanırım. Yine o kütüphane yağmaladığımız yaz, kütüphaneden bulduğum ve okuduğum her anı hatırladığım kitaptır. Henüz fındık toplama zamanı başlamamışken çocukları boş bırakamayacakları için tabii, inekleri önümüze katıp tarlaya otlatmaya gönderiyorlardı. Neymiş, inekler tarlaya girecekmiş ama fındık yemeyecekmiş. “Fındık yedirtmeme müdürüydüm” yani. Tarlalarda ineklerin peşinde gezerken okumuştum Baba’yı. Bir süre sonra bir fındık ocağının dibinde saatlerce oturup inekleri tamamen unuttuğumu ve kendime gelince de paniklediğimi hatırlıyorum. İçinde bulunmaktan nefret ettiğim yerden, köyden, tarladan, fındıklardan ineklerden firar etme yöntemi bulmuşum, yani sonunda bulmuşum gibi sevinmiştim. Ondan sonra da ne zaman kaçmak istesem hep aynı şeyi yaptım. Okudum.

Kiralık Konak, Dudaktan Kalbe, Acımak, İpek Ongun’un Yaş Onyedi’si, Gülten Dayıoğlu’nun Yeşil Kiraz serisi, o zamanın bestsellerlarından “Mavi Saçlı Kız” ı okuyup etkilendiğimi hatırladığım kitaplar. Ama Buket Uzuner’in Kumral Ada Mavi Tuna’sını ayrıca bir hatırlıyorum. Bir de babamın solculuğundan dolayı tabii eve bir Gorki serisi gelmişti. Allahım ne acılar! “Benim Gençliğim”, “Ana”. Her cumartesi birine başlayıp, pazar günü yok ben bunu okuyamam diye attığımı hatırlıyorum Rus romanlarını. Ruslarla uğraşacağıma etamine başlamıştım:)

Ben de artık biraz gecikmeyle çocukluk okumalarından çıkıyorum ama bir kitap daha var ki, anmazsam olmaz; Mina Urgan’ın “Bir Dinazor’un Anıları”. Çarpılmıştım. Hiç böyle bir şey okumadığım için büyük ihtimalle. Bir de tabii ismini bildiğim yazarların gündelik hallerini dinleyebildiğim için, bir kadın bu ülkede böyle bir hayat yaşayabildiği için, belki ben de yaşabilirimin hayalini kurdurduğu için büyüleyici bir kitaptı benim için. Hala bayılarak otobiyografi okurum ve onun ilk tohumu Mina Urgan tarafından atıldı.

Göze:

Dediğin doğru Emel. Okuma haritası bence biyografinin bütün kerterizlerine işaret etme kabiliyetine sahip. Sınıf dahil elbette. Yine de bir kez daha, böyle bir okuma kararlılığının beni çok etkilediğini söylemeliyim. Kitapların inekleri ve cümle gaileyi unutturma kabiliyeti var işte!

Dergiler, şiir falan demişken, Arkadaş Z. Özger’in Sakalsız bir Oğlanın Tragedyası’nı Cumhuriyet Dergi’de okuduktan sonra şiir denilen şeyin kanıma girdiğini hatırladım. Hafiye gibi peşine düşmüştüm. Sonra da şiirden pek vazgeçmedim. Şiir zaten bir araya geldiğimizde, birkaç kişi, birbirimize sesli okuduğumuz bir şeydi. Hatta bu handiyse bir ritüeldi. (Amma içliymişiz!). Ama İkinci Yeni falan bilmiyorduk tabi. Ahmet Telli okuyorduk, Pia şairlerini, biraz da Murathan Mungan. 

Üniversitenin ilk yılları kısmen okumaya çok da gönüllü olmadığım kitapları okumakla geçti ama şimdi düşününce kendime gizli bir alan açtığımı anlıyorum. Yine o sol ilgilerden çok ayrılmıyordum ama edebiyat okuyordum. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Vedat Türkali, Füruzan baştan aşağı okuduğum yazarlar olmuştu. İçercesine okuyordum bu yazarları ama çevremde konuşacak pek kimse yoktu. Size “Adalet Ağaoğlu okuyalım tekrar!” diye tutturmam da, belki yirmi beş sene önceki yalnız okuma serüvenimi telafi etmek içindir, şimdi düşündüm de:)

Ve o zamanlar adeta okuduğum romanlardaki karakterlerle birlikte yaşıyordum. Hangi kitaptadır, hangi karakterdir, hala hatırlamam ama ne zaman öğlen rakısı içsem yanımda bir Vedat Türkali karakteri oturur mesela. Bir de, Tezer Özlü’yle tanışmadan Demir Özlü okuduğumu hatırlıyorum. Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları’ndan çok etkilenmiştim (Ve nedense bu kitap aklıma Georges Perec’in Şeyler’iyle birlikte düşer). Bu kitapları kendim almıyorum tabi bu arada; haftasonları dayımlara gittikçe dayımın kitaplığından aşırıyorum (Ve bunun bir de kaset aşırma versiyonu var!). Tüm bunları yirmili yaşların başında okumak da, bir önceki neslin duygu dünyasının, psişesinin içine gizlice sızmak gibi tuhaf bir haz veriyor bana. Sanki gizli bir şeymiş gibi! Solcuyum ve zaten bir önceki neslin insanlarıyla sarılı bir hayatım var. 

İstanbul yıllarında param olmadığı için kitap alamıyordum. Ankara’ya geldikten sonra kitap alabilecek kadar param oldu. O zaman kitapların içine adımı yazmaya, tarih atmaya, not düşmeye falan başladım. 5-6 öncesine kadar da bu romantik bir ritüeldi. Sonra bıraktım. Bir de giderayak Mina Urgan’a ilişkin bir şey söyleyeyim. Yukarıda adını saydığım kadın yazarların “çıkıntı” kadın karakterlerinin yanına, Mina Urgan’ın yaşam öyküsünü de yazarım. Belki şimdi size çok arkaik gelecek bu söylediğim ama tüm bu kadınların bana söylediği şey, Emel’inkine benzer biçimde, “sen de bir kadınsın ve sen de yapabilirsin!” idi alttan alta. Hala tek başıma bir işin altından kalkmayı başardığımda, Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’ine bir göz kırparım, selam çakarım sanki. 

Aksu: 

Siz kadın yazarlar hakkında konuşurken, biraz utandım kendimden! Sadece çocukken değil, ilk gençliğimde de baya şuursuzdum cinsiyet meselesinde. Feminist olduktan sonra fark etmeye başladım bir sürü şeyi- “sen de bir kadınsın, sen de yapabilirsin” diyorlardı muhtemelen ama ben pek duymuyordum galiba. On iki yaşındayken Martin Eden’la özdeşleşen birine Adalet Ağaoğlu ne yapsın!

Politikleşme okumaları edebiyat değildi pek benim için, bunun üzerinde düşünmemiştim daha önce. Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum falan gibi bir şeyler hatırlıyorum hayal meyal, pek iz bırakmamış. Türkçe edebiyatta bir tek Sevgi Soysal’ın kitaplarını sayabilirim- üstelik Yürümek değil de Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. Ali’lerin gecekondusunun avlusunda geçen bir sahne vardır, taşlık yıkanır mis gibi, çay konur… O kadar yakın, o kadar gerçekti ki anlattığı. O yüzden etkilendim herhalde. 1970’lerin sonunda politikleşme macerasında edebiyatın yeri çok büyük değildi aslında. Köy romanları uzak, Orhan Kemal eski, Yaşar Kemal başka bir dünyadan… Erdal Öz’ün Gülünün Solduğu Akşam’ını ağlaya ağlaya okumuştum ama şimdi sorsan, hiçbir şey hatırlamıyorum. 

Emel kaçmak için okumaktan bahsediyor ya, benim için o kitaplar hiç “yüksek edebiyat” olmadı da aşk romanları, polisiye, fantastik… Stephen King, bu fasıldandı ve galiba çevrilmiş bütün kitaplarını okudum- herhalde şu cep telefonuyla ilgili kitabına kadar falan. Hiç küçümsememek lazım, Kara Kule dizisi acayiptir. “O” diye bir romanı vardır ki hafazanallah! Okuduğumda epey zaman banyoya girerken tirildememe sebep olmuştu. Kanalizasyonda yaşayan bir yaratık hakkındaydı- sonradan nasıl bir Lovecraft “esinlenmesi” olduğunu fark ettimdi. Erken bir zamanda böyle ayrı patikalar, başka başka okuma mecraları belirmişti sanırım. Ama mesela Kurt Vonnegut gibi harika bir yazarı da bu tarafta düşünüyorum, neden bilmem. 

Sonra Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm’ü yayınladı. O işte, müthişti. Benim haritamda kocaman bir yeri vardır. Berci Kristi, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar… Hepsini çıkar çıkmaz okudum. Aşk İşaretleri’nden sonra biraz uzaklaştım Latife Tekin’den.

Üniversitedeyken pek çoğumuzun kapıldığı Tutunamayanlar fırtınasından ben de nasibimi aldım kaçınılmaz olarak, Tehlikeli Oyunlar’ı da severek okudum ama Oğuz Atay “benim yazarım” olmadı. Buna karşılık, yine üniversitede kapıldığımız Latin Amerika edebiyatı rüzgarının etkisi daha kalıcı oldu. Marquez değil o kadar ama Cortazar. 

Göze:

Vallahi ben de pek şuurlu sayılmazdım kadınlık konusunda. Üstelik sizinkinden daha beter bence; 90’lardaydık yahu! Epey cılız, gizli saklı, sezgi gibi bir şeydi. Ancak şimdiki aklıma göz kırpabiliyorum yani Aysel’e. 

Kısa bir geri dönüş pahasına, Gülünün Solduğu Akşam’ı atlayamayacağım. Bizim kuşaklar için biraz yeni bir evrenin kapılarını açan, biraz da böyle rozet gibi taşınan bir okuma hikayesi bence çünkü o kitap. Ben de çok iyi hatırlamıyorum içeriğini ama yatakta ağlayarak Gülünün Solduğu Akşam okuyan bir ben’in görüntüsü var gözlerimin önünde. Aynı tarihlerde şehir kütüphanesinden alıp geri vermediğim (yani basbayağı çaldığım!) Paris Düşerken’i Ilya Ehrenburg’un. 

Bu toplumcu gerçekçi roman iştahım epey sürdü benim galiba. Çok ya da çok hızlı okumuyordum; biraz da ondan herhalde. Ama daha çok da didik didik okumamdan galiba bu romanları. Ameliyat eder gibi. Okuduğum neredeyse her sahneyi gözümde canlandırıyordum, karakterleri, mekânları. Yeni İstanbullu iştahımla anlatılanların şehrin neresinde geçiyor olabileceğini düşünüyordum uzun uzun. 

Edebiyat zevkimin biraz daha incelebilmesi için birkaç şey olması gerekti. Birincisi, İstanbul’dan Ankara’ya gelmek. Daha rahat bir öğrencilik hayatı. Sonra İLEF gibi bir okula gelmek. Şimdiden bakınca bu da başka türlü Marksizm’le tanışabilmek ve (kavramsal olarak) kültür diye bir şeyin varlığını keşfedebilmek demekti. Zaten zorla okuduğum Sol Yayınları kitaplarını bir kenara bırakıp Althusser ve Gramsci okumaktan zevk almak büyük bir şeydi. Kurmaca olmayan kitaplardan zevk alma işi de o zaman başladı. Yurttaki oda arkadaşım uyuduktan sonra 2-3 saatlik bir yalnız zamanım oluyordu odada. Her gece 2’ye kadar okuduğum bir rutinim olmuştu. Sabah da derse gidip büyük bir açlıkla ders dinliyordum okuduklarımın üstüne (Eser Hoca’nın Siyaset Bilimi dersini anmadan geçemeyeceğim burada. Bu isimlerin hepsini o derste duyup peşine düştüm çünkü). Bir başka şey de siyasetin hayatı bütünüyle kaplayamadığını öğrenmek oldu. O başımdaki sevimsiz okuma jakobeni o zaman gitti. Zevk için okumak diye bir şey başladı. Bir de ikisi de ayrı ayrı iyi edebiyat okuyucuları olan Berfin ve Yalçın’la tanışmak etkili oldu. Çünkü artık okuduğumuz romanlar (ve izlediğimiz filmler) üzerine saatlerce konuşabildiğim iki tane dostum olmuştu. Bütün bir 2002 yazını Raziye’yi konuşarak geçirdiğimizi hatırlıyorum mesela. Biraz fetişleştiriyorduk galiba bazı kitapları. Aramızda yeni bir dil yaratıyordu okuduklarımız. 

Sonrasında da alışkanlığım olduğu üzere, ben hep yazarlara taktım kafamı galiba. Kundera ve Auster en belirginleri oldu. İçlerinden boş çıkmadıkça da heveslendim. 1-2 istisnası olmakla birlikte o dönem Orhan Pamuk da öyle. Sonra devamı geldi bu yazar takıntısının. 

Emel: 

Stephen King’in O’sunu ve Göz’ünü peşpeşe okumuş ve banyoya girmek konusunda uzun zaman ben de bolca anksiyete yaşamıştım. Sonra bir daha King okumadım. Korkmak benim için iyi bir okuma motivasyonu değil:) O heyecanı ben daha ziyade polisiyenin gizemiyle doyuruyorum galiba. 

Ben hiçbir zaman solcu mahallenin örgütlü bir mensubu olmadığım için galiba roman okurken suçluluk duyduğumu da hatırlamıyorum:) Şükür:) Gülünün Solduğu Akşam benim için de önemli bir kırılma. Yurt odasında, ranzanın alt katındaki yatağımda ağlaya ağlaya okuduğum anın görüntüsü çok net zihnimde. Ben biraz da babama ağlıyordum galiba. Bize hiç anlatmadığı solculuk ve hapishane yıllarının bilgisini oradan öğrendiklerimle doldurmuş olmalıyım. 

Üniversite yıllarında iyi okumaya başlamıştım. Kızılay’daki ve Odtü’deki Arkadaş kitabevlerinden ablamla buluşup çok heyecanla alışveriş yaptığımızı da hatırlıyorum. Ama o zamanlardan okuduğum çok az şey kalmış zihnimde. Bir Zorba, Kundera’lar kalmış aklımda. Lisansta reklamcı olmaya niyet etmiş biri olarak daha çok o dönem bestseller olmuş reklamcı romanları okuyordum galiba (Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin, Satan Reklam Yaratmak gibi). Onları hatırlıyorum en azından. Bir de lisans yıllarında çokça şu Ayrıntı’dan çıkan yeraltı edebiyatı kitapları vardı ya; Betty Blue’lar, Beyaz Zenciler gibi. Onları çok okudum ama hiçbir şey kalmamış bana. Pek de sevmemişim galiba. Bolca Chuck Palahnuik okudum ve onları hala hatırlarım. Çok iyiler çünkü:)  Bir de Charles Bukowski’ye taktığımı hatırlıyorum bir ara. 

Ama artık benim yazarlarım diye bir şeyi keşfetmeye başladığım zaman artık yüksek lisanstaydım. Bir ara oturup sadece Ezgi’nin Günlüğü dinleyerek sessizce ve saatlerce Sevgi Soysal (ama en çok Yenişehir’de bir Öğle vakti tabii ki) Adalet Ağaoğlu, Peride Celal, Pınar Kür okuduğum bir dönem var. Bayağı uzun sürdü bu aşırı hazla Türkçe edebiyat okuma serüveni. Bir de Şükran Yiğit’in Ankara Mon Amour’unun aynı zamanda okumuştum ve bayılmıştım. Ezginin Günlüğü’nün fon olduğu kitaplar kadar bir daha hiçbir zaman okumaktan bu kadar zevk almadım sanıyorum. O da benim edebiyat okumalarımın altın çağı. 

Aksu:

Gülünün Solduğu Akşam da ortaklıklar arasına girdi böylece; ağlayarak okunan kitaplar kardeşliği!

Üniversite yıllarımdan iz bırakan kitaplar genellikle kurgu dışı olanlar. Göze’nin dediği “cemaatle okuma” zevkini ben onlarla yaşadım daha çok. 1980’de üniversiteye başlamışım, örgütlüyüm ama örgüt ortalarda yok, kimsenin peşine düşecek durum da yok… Bir tiyatro grubu kurduk Siyasalda, Brecht ilhamlı ajit-prop havaları. Bir sürü oyun okudum o sıra, Bertold Brecht’in dünyanın en akıllı adamı olduğunu düşündüğüm bir zaman oldu. “Okumuş bir işçi soruyor”! Poulantzas falan. Dünyamızın nasıl altüst olduğunu tecrübe ediyor ama henüz anlamıyorduk galiba. Bir şey olmamış gibi devam edebileceğimizi sanıyorduk, biraz toparlayıp aynen devam gibi… 

Latife Tekin’den bahsetmiştim, bende en çok iz bırakan o oldu herhalde Türkçe edebiyat faslından. Bir de hikâyenin zevkine varmaya başladım: Ölü Albayın Kızları geçti elime, Katherine Mansfield’in. Ardından fi tarihinde yayınlanmış, cildi dağılmış bir seçme hikâyeler kitabını buldum evde… O kadar güçlü bir şeydi ki, şimdi hatırladığımda bile ürperiyorum. Bir de bir arkadaşımın itelemesiyle elime alıp sonra hiç bırakamadığım Poe. 

Sonraki yılların okuma macerasını anlatmak uzun sürer. Aslında hatırlaması da zor- daha yakın zamanlar olmasına rağmen. Sadece birkaç pırıltıdan bahsedeyim: Remzi Yayınlarının nefis bir serisi vardı, Çilekli Seri diye. Ruth Rendell’ler, Calvino’lar… cennet gibiydi. Kitabın bir nesne olarak da güzel olabileceğini onlarla fark etmiştim. Çamur gibi baskılar, berbat kağıtlar, feci kapaklar filan daha önceleri gözüme hiç batmazdı. Afa Yayınlarının bir biyografi serisi vardı; Kafka’nın Milena’sı, Alma Mahler, Camille Claudel… Çok güzel kitaplardı. Bir de Öteki Yayınevini anmak isterim- çok acayipti onlar da; saçma sapan kitaplar da yayınlarlardı ama arada mücevherler bulabilirdiniz- Frankl filan…

Bir okuma haritası çizeceksem, sahafları da bir yerlere koymam gerekir- Türk-İş Pasajının altındaki başta olmak üzere. Baltalar elimizde, uzun ip belimizde. Belirli bir kitap aramak için gittiğim pek ender olmuştur, zaten ne gerek var, hep sürprizler, karşılaşmalar, keşifler… Bir de Virgül Dergisini anmak isterim- baktım şimdi, 12 yıl boyunca çıkmış! Bak o da cemaatle okuma zevki verirdi- sonradan hiçbir kitap ekinde bulamadığım türden. 

KİTAPLARDAN HARİTA” için bir yorum

  1. Bayıldım:))ortaklaşmaya, kalplerin buluşmasına, hasret kaldığımız dil sadeliğine ve samimiyete bayıldım. N’olur bunca kötülük ve sevgisizliğe umut saçmaya devam edin canım kadınlar. Çok sevgiler

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s